La Antena

La Antena her açıdan izlenilmesi ve keşfedilmesi gereken önemli bir çalışma. Cabinet of Dr. Caligari, Metropolis ve 1984 gibi filmlerden parçalar içeren, ama bunlarla yetinmeyen ve çıtayı daha da yükselten, kısa sürede de kültleşmesi muhtemel bir film.
Sesimiz çalındı mı, yoksa sessiz mi doğduk?
Ülkesi Arjantin’de, Ulusal Film Enstitüsü’nden mezun olduktan sonra görüntü yönetmeni olarak çalışan ve çeşitli reklam filmleri çekerek kariyerine başlayan Estaban Sapir, 16mm. kamerayla çektiği ilk filmi olan Picado Fino’da aslında sinemasının yönünü de belli etmişti. Siyah-beyaz çektiği ve sessiz sinema döneminin önemli yönetmenlerine de göndermelerde bulunduğu, metaforik anlamlarla yüklü ilk filminde olduğu gibi, La Antena’da (2007) da yönetmen aynı yapıyı kullanmış. Tıpkı bu yapıyı kullanan, daha doğrusu modern imgelerle bu yapıyı harmanlayan ve kendine özgü bir stil yaratan Guy Maddin gibi, Sapir de sessiz sinema döneminin yapım tekniklerine öykünerek günümüz dünyasındaki sorunlara vurguda bulunuyor. Ekspresyonizmden beslenerek yarattığı gerçeküstü dünyada, özellikle kitle iletişim araçlarının egemenliği altında yaşayan ve giderek köleleştirilen insanları simgesel bir dille anlatıyor. Bununla da yetinmiyor, mevcut iktidarlara ve kitle iletişim araçları tarafından yayılan ve yaygın hâle getirilen tüketim kültürüne de eleştiri oklarını yöneltiyor.
Mr. Tv insanların seslerini çalarak onları sessizliğe mahkûm etmiştir. Kendi sahibi olduğu ürünleri her yanda pazarlar ve insanları edilgin kölelere çevirir. Görüntülerin egemen olduğu, tüketim kültürünün yaygınlaştığı ve itaat etmekten başka bir işlevi kalmayan insanların varlığını sürdürdüğü bu kentte, Mr. Tv bununla da yetinmek istemez. Tıpkı kapitalist sistemdeki açgözlü ve sürekli daha fazlasını isteyen girişimciler gibi, Mr. Tv de elindeki imkânları arttırmanın hesapları içindedir. Bu nedenle, emrinde çalışan çılgın bilim adamıyla birlikte insanları hipnotize edecek bir makina hazırlar. Amacı, insanları hipnotize ederek şehri tamamen ele geçirmektir. Bu hikâyenin ortasında ise hâlâ öznel kimliğini koruyabilmiş ve bu plana karşı koymaya çalışan bir grup insan yer alır.
La Antena, hikâye olarak aslında 1984’e ve Orwell’in yaratmış olduğu distopik dünyaya çok benziyor. İktidarın insanlara bakış açısı, onları yönetme şekli ve onları pasifize etme metotları bağlamında pek çok ortaklık söz konusu. Bununla birlikte yaratılan distopik dünya, 1984’le kıyaslarsak içinde yaşadığımız dünyaya daha yakın bir yerde duruyor. La Antena; “Düşünüyorum, o hâlde varım” sözünün “İzliyorum, o hâlde varım” şeklinde evrimleştiği bir yüzyılın, tek tip bir tüketim kültürünün baskın olduğu bir toplumsal yaşamın ve herkesin tüketici olarak görüldüğü bir sistemin alegorik bir yansımasını sunuyor bizlere. Aldous Huxley, Cesur Yeni Dünya’da insanların uyuşturularak itaat altına alınacağını ve bunun haplar aracılığıyla yapılacağını söylüyordu. Oysa günümüzde bizler kitle iletişim araçları sayesinde birer pasif alıcıya dönüştürülüyoruz. Özellikle televizyon sayesinde insanların değişen algı seviyeleri filmin de üzerinde durduğu konulardan biri. Televizyon, insanların algı seviyesinde değişimlere neden olurken, öte yandan da zaman, mekân, kültür ve sosyal çevre gibi öğeleri de değiştiriyor. Yönetmen Sapir’in ekspresyonizmden, Murnau ve Lang gibi yönetmenlerden esinlenerek yaratmış olduğu mekânsal düzenlemeler ve televizyon kültürünün kendi dinamiğine uygun biçimde ekrana yansıyan dağınık imgeler ve karmaşık mesajlar aracılığıyla da değişen toplumsal yapı vurgulanıyor.

"Fritz Lang’ın Metropolis’ine de bir nevi saygı duruşunda bulunuyor. Lang’ın Metropolis’te göstermiş olduğu insanın ilerlemeye çalışırken aslında gerilediği gerçeği, La Antena’da da kitle iletişim araçları sayesinde yayılmakta olan tek tip kültürün aslında insanları nesneleştirmekten başka bir işe yaramadığı gerçeğiyle örtüşüyor."
“Televizyon ekranı hem bir çerçeve hem de bir sahnedir.”
Marcel Duchamp “Televizyon ekranı hem bir çerçeve hem de bir sahnedir.” der. La Antena’da da bu görüşün yansımalarını ve televizyonun bu ikili işlevini gözlemlemek mümkün. Sahnede şarkı söyleyen kişinin söylediği şarkı önemli değildir, o herkesin kafasında zaten şarkı söyleyen kadın imajını yerleştirmiştir. Şarkılar değişir, ama şarkı söyleyen kadın imajı değişmez. Mr. Tv de insanların bilinçaltlarında ikonlar yaratır ve bu ikonlar aracılığıyla onları gittikçe pasifize eder. Elindeki gücün farkında olan ve bu gücü sonuna kadar kullanan Mr. Tv, yeri geldiğinde gözünü kırpmadan çalıştırdığı insanları da öldürmekten kaçınmaz. Çünkü önemli olan yaratılan ikonlardır. Televizyon, gösteri dünyasıdır. Her türlü görüntüyü ve sesi orada kurgulayabilir ve yeniden yaratabilirsiniz. Bir kere kayda alınan bir şey sürekli tekrarlar yapılarak yeni formlara dönüşebilir. Bu yeniden kurgulanan ve çoğaltılan imajlar ise sözlerin ve verilmek istenen mesajların önüne geçer. La Antena’da yaratılan dünya da, sonsuz mesajın ve imgenin gökyüzünde dağıldığı ve insanların bu mesajlarla oyalandığı, hayatın özünü kaybettikleri bir dünyadır. Fikirlerin ve özgün düşüncelerin olmadığı, genelgeçer bilgilerin egemenliğinde, içerikten çok şeklin önem kazandığı bir çeşit sanal dünyadır. Televizyon tarafından insanların bilinçaltlarına seslenen imajların yaratıldığı bir düşler dünyasıdır. Mr. Tv düşler yaratır ve bu yarattığı düşleri insanlara pazarlar. Yaratılan ve kitlesel tüketime açılan bu düşlerin ve imgelerin Mr. Tv.’nin egemenliğinde bütün şehre pazarlanması tek tip bir insan modelinin de yayılmasını sağlar. Bu tekdüze imajlar dünyası ne kadar yaygınlaşırsa bireysel tercihler ve farklılıklar da o derece azalır. Farklılıkların azalması ve kişisel özelliklerin tek bir kalıba uydurulması, duyguların yok olmasına sebep olur. Herkes bir arada sözde mutludur, kimseden farklı bir ses çıkmaz ve kimsenin bir diğerinden farklı herhangi bir ihtiyacı yoktur. Amaçlar ve araçlar gibi, kişilikler de ortaktır.
Yönetmen Sapir yaratmış olduğu dünyayla Fritz Lang’ın Metropolis’ine de bir nevi saygı duruşunda bulunuyor. Lang’ın Metropolis’te göstermiş olduğu insanın ilerlemeye çalışırken aslında gerilediği gerçeği, La Antena’da da kitle iletişim araçları sayesinde yayılmakta olan tek tip kültürün aslında insanları nesneleştirmekten başka bir işe yaramadığı gerçeğiyle örtüşüyor. Sonuçta insanlar tarafından yaratılan ve onları ileriye götürmesi düşünülen yeni teknolojiler ters tepiyor ve görünüşte ilerlememize rağmen, zihinsel olarak geriliyoruz. Yine 1920’lerde Alman Ekspresyonizm’in egemenliğindeki sinemada boy gösteren korkunç canavarlar ve akıl sağlığını yitirmiş insanlar aracılığıyla eleştirilen insanın karanlık ve kötücül yanlarını da La Antena’da görmek mümkün. Yönetmen sessiz sinemayı ve bu döneme ait özellikleri çok işlevsel bir biçimde kullanırken, bunların üstüne kendi hazırlamış olduğu parodileri ve çeşitli görsel öğeleri de ekliyor. Sahneler arası geçişlerde çok yaratıcı planlar hazırlayan yönetmen, kullanmış olduğu müziklerle ve seçtiği bilinçaltına yönelik imgelerle de hikâyesini zenginleştiriyor. Yönetmen yaratmış olduğu eleştirel, karanlık ve gerçeküstü dünyaya karşın, hikâyenin ana çatısına yerleştirmiş olduğu klişe öyküyü sorunsuz bir şekilde aktararak filmin izlenirliğini de arttırıyor. La Antena her açıdan izlenilmesi ve keşfedilmesi gereken önemli bir çalışma. Cabinet of Dr. Caligari, Metropolis ve 1984 gibi filmlerden parçalar içeren, ama bunlarla yetinmeyen ve çıtayı daha da yükselten, kısa sürede de kültleşmesi muhtemel bir film.













