abonelik: yazılar | yorumlar

leader
Alma Bir film neyi değiştirebilir?

Yaratım sancılarının sınırındaki yönetmen

2 yorum

brokenembraces_0

Kırık Kucaklaşmalar sıradan bir film, daha fazlası olduğunu düşünmek için elimizde aşırı yorum dışında hiçbir seçenek yok.

PEDRO ALMADOVAR’IN son filmi Kırık Kucaklaşmalar (Los Abrazos Rotos, 2009) Almadovar’ın filmografisinde yer alan en yüksek maliyete ve en uzun süreye sahip film. Filmin aldığı eleştirilere baktığımızda ise, bahsi geçen niteliksel en’lere nazire yaparcasına Almadovar’ın uzun zamandan beri –özellikle– eleştirmenler gözünde en çok beğenilen filminin Kırık Kucaklaşmalar olduğunu görüyoruz.

Almadovar hayranları için zaten herhangi bir sorun yok. Wikipedia’nın ehemmiyet ve derinlikten yoksun tanımlamalarına göz kırpacak olursak, yine “renkli mizansenler, coşkulu oyunculuklar, Rosellini’den Almadovar’ın kendisine kadar uzanan göndermeler ve pek tabii ki Almadovar’ın sineması için uzun zamandan beri çok önemli bir unsur halini alan Penelope Cruz’un bir türlü tam olarak belli bir tanımlaması yapılamayan güzelliği…”

Hal böyle olunca, Almadovar hayranları için olmazsa olmaz kalemler filmin içerisinde yer aldığından, Kırık Kucaklaşmalar iyi bir Almadovar filmi haline geliyor ya da mütemadiyen öyle kabul ediliveriyor. Eleştirilere göre ise Almadovar filmlerinde uzun yıllardır –bana sorarsanız ilk filminden bu yana– bulunan temel parçacıkların en ahenkle bir araya geldiği film Kırık Kucaklaşmalar. Gerçekten de adıyla müsemma bu filme, biraz yakından bakmak, Fredric Jameson ve Terry Eagleton’ın postmodernizme edebiyat kuramı cephesinden yaptıkları saldırıların ne kadar da haklı olabildiğini bizlere gösterebilir.

Kırık Kucaklaşmalar’da üç kucaklaşma beklentisi filmin hem görünen hem de örtük gündeminde yer alıyor. Bu kucaklaşmaların ikisinin izini sürmek, hem postmodernizmin içe dönüklüğe yönelttiği övgünün yanlış anlaşıldığında ne gibi habis sonuçlar doğurabildiğini bize gösteriyor, hem de alımlayıcıların karşı karşıya oldukları esere gösterdikleri ‘alımlama iştahı’nın çoğu zaman eserde mevcut olmayan anlamları ona mal etmesine neden olduğunu gözler önüne seriyor; yani aşırı yorumun kah güzel kah çirkin karanlık topraklarına giriyoruz.

Gelelim Kırık Kucaklaşmalar’ın gizli ve açık kucaklaşmalarına.

brokenembraces_1

İlk kucaklaşmamız hikâyenin görünen gündeminde yer alıyor. Kör senarist ve romancı, namı diğer Harry Cain’in (Lluís Homar) elim bir trafik kazası neticesinde kavuşamadığı sevdiceğiyle gerçekleşmesini hem izleyicinin (ve uzaktan hikâyesini izleyenleri bazı beklentiler içerisinde izleyen Almadovar’ın), hem de kaza sonrasında kör olan Harry’nin (burada tanıdık bir şeyler yok mu?) arzu ettiği, ancak gerçekleşemeyen kucaklaşması (bu çok fazla değil mi? Kendisine Yeşilçam melodramlarını, ki kitapta onlardan bolca söz edilmekte, Füsun ve Kemal için önemli bir sorun haline bile getirilmekte olan bu janrı parodik bir zemin olarak seçen, Füsun ve Kemal’in kavuşamama gerekçelerini gözlerimizin önüne, türe yakışır ve onunla makarasını bulan bir ruh haliyle seren Masumiyet Müzesi’ni geldiğiniz satırın sonlarında soluklanabilmek için bir getirin lütfen). Hikâyenin iç gerçekliğinde kaderin kötü bir cilvesi neticesinde geçekleşemeyen bu kucaklaşma, hikâyenin yitirdiği dengesini tekrar kazanma arayışı içerisine girmesini sağlayan kilit bir olay örgüsü halkası.

İkinci kucaklaşma, gerçek ile kurgu, kurmaca olmak ile bunu bilerek teşhir etmek ve bunu bir anlatı öğesi olarak kullanarak çağa ayak uydurmak arasında gerçekleşiyor. Filmde eleştirmenlerin tebriklerine mazhar olan yer büyük ölçüde burası, oyunculukları coşkuyla karşılayan azınlığın genel olarak Almadovar filmleri hususunda bir oyuncu yönetimi mahareti takıntısına sahip olduklarını ekleyerek, ikinci kucaklaşmaya dair bahsimize noktayı koyuyoruz.

Son kucaklaşma ise, diğer iki kucaklaşmanın gerçekleşmesi koşuluna bağlı bir nihai kucaklaşma. Profesyonel ve normal izleyici ile Almadovar’ın kucaklaşmasından bahsediyorum. Kırık olmadığı takdirde filmin başarılı sıfatını kazanmasını sağlayacak olan bu kucaklaşma, Almadovar’ın –her yaratıcınınki kadar olağan– kucaklaşma arzusunda olduğu her türden izleyiciye attığı zarflar olarak yorumlanabilecek diğer iki kucaklaşma, bu son kucaklaşmanın nedenleri. İzleyicide, ama her türden izleyicide ‘alımlama iştahı’nı körükleyerek elde edilebilecek bu son kucaklaşma, yapılan yorumlara göre her iki koldan da başarıyla gerçekleşmiş gözüküyor.

İyi ama, özenle seçilmiş bir sandalyeye oturmuş, porselen bir fincandan çay içmekte olan ve fincanı tuttuğu elinin serçe parmağını zarifçe havaya kaldırarak Lena taklidi yapan ve bu esnada bir başka filmde bir başka insanı taklit eden Audrey Hepburn’e göz kırpan Penelope Cruz’un, içinde bulunduğu anlatı için taşıdığı ve ona yüklediği anlam nedir? (Sorunun yanıtını hepimiz biliyoruz aslında. Almadovar’ın Audrey ve ait olduğu anlatı düzlemiyle hiçbir derdi yok. Onun derdi sadece sığ bir selamlama ve anmadır [homage]. Sinema dünyasıyla basit bir nostalji yaşamanın, durmadan sağa sola orijinaliyle bağını koparmış, ama her daim yitik orijinaline bağlı kopyalar saçmanın anlamı nedir? Bu sorunun yanıtını, film hakkında yapılan olumlu yorumlar içerisinde bulmak da pek olası değil.)

İkinci kucaklaşma ile entelektüel bir yönü olduğu sanrısını yaratmaya çalışan Almadovar, yavan bir kurgulanarak yeniden elde edilmeye çalışılan ve böylelikle kırıklığı ortadan kaldırılmaya çalışılan bir kucaklaşmanın, imkânsız bir buluşmanın peşinde olduğu hikâyesinde, sinema tarihinin devasa belleğinden, hatta kendi filmografisinin –bence en önemli– üyesinden faydalanarak amacına ulaşıyor. Entelektüel izleyici kendi kurmacalığına sürekli imalarda bulunan, diğer filmlerle söyleşmeye ve onlardan yardım istemeye çalışan bir filmle karşı karşıya olduğunu fark ederek, alet çantasından gerekli ya da gereksiz birçok aleti dışarı çıkartarak zihinsel açıdan kendisini tatmin ediyor.

Sıradan izleyici ilk kucaklaşmayla yetiniyor. İçinde acı nağmeler salınıp duran bir anlatıdan yaşadığı topraklara uygun bir mesel çıkarıyor; zira kavuşamayan âşıklara, babasının kim olduğundan habersiz çocuklara, ihtirasla yanıp tutuşan kadınlara ve erkeklere, nerede yaşıyor olursa olsun aşinadır izleyiciler.

İlk kucaklaşmayla yetinen, kendisini çeşitli postmodern anlatım yöntemleriyle güncellemiş bir melodram izler, ancak bahsi geçen güncellemelerin adını koyamaz ve filmi farklı bir tada sahip hüzünlü bir hikâye olarak kendince tanımlayıp geçiştirir.

İlk kucaklaşmayla yetinmeyip ikinci kucaklaşmaya doğru uzananlar ise konvansiyonel olmayan postmodern bir anlatının, yitip gitmiş geçmişi yeniden kurgulayarak inşa etmeye çalışan ve bunu yaparken filmin içeriğine film yapma edimini de katan protagonistin ve biçimsel olarak bilinçli farklılıklar barındıran bir neo-noir filmin tadını çıkarır.

Neticede üçüncü kucaklaşmaya iki kucaklaşmadan herhangi birini tercih ederek ulaşabilir izleyiciler. Nihai kucaklaşma filmin yaratıcısı ve izleyici arasında gerçekleşir. Sonuç beğenidir. Ancak beğeninin çeşidi, üçüncü kucaklaşmaya varılan yola göre değişmektedir. Elbette ikinci kucaklaşma birinciden çok daha ciddiye alınmakta, sinema dünyası tarafından daha büyük bir heyecanla karşılanmaktadır. Eğlencelikle sanatsal olan arasındaki farktan kaynaklanır bu takdir. Almadovar’ın esas başarısı da budur; korkunç hesaplı sinemasal manevralarla iki boyutlu amacına rahatça ulaşmaktadır Almadovar. Yersiz duyarlılıklardan ve uçlarda yer alan durumlardan beslenen sinemasının plastik doğası, onun başarısının temelini oluşturur. Bir de bu duyarlılık ve uç halleri postmodern tığ işleriyle süslemeyi asla ihmal etmez. Kendisine her eski modern sinema ustası gibi fetiş bir oyuncu seçer, hiç kimsenin umrunda olmayan filmlere göndermede bulunur, aslında hiç ilgisini çekmese de postmodern numaralara başvurur… Maskelenmiş gayelerin sinemasıdır bu.

brokenembraces_2

"Korkunç hesaplı sinemasal manevralarla iki boyutlu amacına rahatça ulaşmaktadır Almadovar. Yersiz duyarlılıklardan ve uçlarda yer alan durumlardan beslenen sinemasının plastik doğası, onun başarısının temelini oluşturur. Bir de bu duyarlılık ve uç halleri postmodern tığ işleriyle süslemeyi asla ihmal etmez. Kendisine her eski modern sinema ustası gibi fetiş bir oyuncu seçer, hiç kimsenin umrunda olmayan filmlere göndermede bulunur, aslında hiç ilgisini çekmese de postmodern numaralara başvurur… Maskelenmiş gayelerin sinemasıdır bu."

Jameson’un boş parodi, yani pastiş olarak tanımladığı postmodern anlatı manevralarını büyük bir iştahla kullanan Almadovar, kendi sinemasını, sinemasal geçmişe yalnızca sıradan bir hayranlık ekseninde oluşturmaktadır. Eski bir filmdeki kadın karakter gibi duran yeni bir kadın karakter, eski bir filmdeki mizansenin bir benzerini yeniden görebildiğimiz yeni bir film ya da daha önceki bir filmini yeni bir filmi içerisinde yeniden farklı bir isimle kullanan yönetmen, Escher’in ellerden düşmeyen sonsuz estetik fraktalleri gibi günümüzde yeterince banalleşmedi mi sizce?

Yıkıcılıkla yaratıcılık arasında bilinçle salınan postmodern bir parodi, anlatının eski olanla eleştirel bir biçimde yüzleşmesini sağlamakta, böylece de yeni bir şey söylemek isteyen anlatının ait olduğu tarihle de, ait olduğu türle de hesaplaşmasını mümkün kılmaktadır. Böyle bir hedefi olamayan boş parodi ise alelade bir kolajdan öte hiçbir şey ihtiva etmemekte, yalnızca sözün tıkandığı bir noktada bulunan hikâye anlatıcısının, kendi mesleki sıkıntısına çağdaş bir kostüm giydirerek, alışılmış olan görüntüler emisyonundan kendisine ekonomik bir reçete çıkarmasını mümkün kılmaktadır. Bu reçetenin başarısızlığı gibi bir durumun söz konusu olmadığını söylememe sanırım gerek yok…

Almadovar sinemasının artık son kucaklaşma uğruna ileri sürdüğü iki kucaklaşma biçimi için de ‘alımlama iştahı’ taşımıyorsanız, filmin yegane hedefinin gerçekleşmesi imkânsızlaşır. Bir filmin ve o filmin yaratıcısının size vaat edebileceği hiçbir şey yoksa, o filmin metnine yönelik derinlik kazandıracak bir yorumda bulunma arzusu taşımazsınız. Böylelikle her şey yüzeyde salınır, görünenle yetinir ve gördüklerinizi de en kısa sürede unutursunuz. İştahınızın azlığıyla belleğinizin unutma becerisi arasında doğru orantı vardır. Almadovar’ın son eserinin, 1988’e göz kırpmasının bilinçsizce ima ettiği türden bir tıkanmanın ürünü olması, onu bir süredir ısrarcı olduğu anlatım manevralarına yöneltmiş olabilir, ancak bu onun filmine karşı gösterilen aşırı ‘alımlama iştahı’nı haklı çıkarmaya yetmiyor. Kırık Kucaklaşmalar sıradan bir film, daha fazlası olduğunu düşünmek için elimizde aşırı yorum dışında hiçbir seçenek yok. Kendi içine kapanmış kötücül anlamda postmodern bir anlatının, çağdışı olmak gibi sıkıntılara sahip olması ise bambaşka bir yazının, bir başka sıkıcı konusu olabilir ancak.

  1. funny diyor ki:

    Filme bu kez, Penelope Cruz için değil,Almadovar için gitmiştim. Çünkü Almadovar’ın daha önce hiç bir filmini seyretmemiştim. Filmi sevmedim.Neydi bu film? Sevmediğim için o gün bu gündür inanın tırnaklarımı yiyiyordum. Bir Almadovar filmi seyredeceğim diye o kadar heves etmiştim. Büyük bir hayal kırıklığına uğradım. Kusur bende sanıyordum. Ahmet Terzioğlu’nun yazısını okuyunca, içime su serpildi ve rahatladım. Şimdi gönül rahatlığı ile söyleyebilirim.Filmi sevemedim. Kazadan sonra kör olma durumunu ben de Türk filmlerine benzetmiştim ama Masumiyet Müzesi benzeşmesi şimdi okuyunca yerini buldu. Bu filmde beni ne etkiledi biliyor musunuz? Renk… Kırmızıya aşık oldum. Nerdeyse her sahnede kırmızı bir şey vardı. Ya kıyafetlerden biri, ya araba, ya evin duvarı, eşyası.. Kırmızı bu kadar mı güzel renkmiş? Almadovar sayesinde farkettim. Bu nedenle vazgeçmedim. Almadovar’ın diğer filmlerini arka arkaya seyredeceğim. Elinize sağlık. Çok güzel bir yazı olmuş. Teşekkür ederim.

  2. funny diyor ki:

    Filme bu kez Penelope Cruz için değil,Almadovar için gitmiştim. Çünkü Almadovar’ın daha önce hiç bir filmini seyretmemiştim. Filmi sevmedim.Neydi bu film? Sevmediğim için o gün bu gündür inanın kendi kendimi yedim. Bir Almadovar filmi seyredeceğim diye o kadar heves etmiştim. Büyük bir hayal kırıklığına uğradım. Kusur bende sanıyordum. Filmi anlayamamıştım. Böyle düşünmüştüm. Ahmet Terzioğlu’nun yazısını okuyunca, içime su serpildi ve rahatladım. Şimdi gönül rahatlığı ile söyleyebilirim.Filmi sevemedim. Kazadan sonra kör olma durumunu ben de Türk filmlerine benzetmiştim ama Masumiyet Müzesi benzeşmesi şimdi okuyunca yerini buldu. Bu filmde beni ne etkiledi biliyor musunuz? Renk… Kırmızıya aşık oldum. Nerdeyse her sahnede kırmızı bir şey vardı. Ya kıyafetlerden biri, ya araba, ya evin duvarı, eşyası.. Kırmızı bu kadar mı güzel renkmiş? Almadovar sayesinde farkettim. Bu nedenle vazgeçmedim. Almadovar’ın diğer filmlerini arka arkaya seyredeceğim. Ellerinize sağlık. Çok güzel bir yazı olmuş. Teşekkür ederim.

Yorum yapın