abonelik: yazılar | yorumlar

leader
Yaratım sancılarının sınırındaki yönetmen Aşık Garip

Bir film neyi değiştirebilir?

0 yorum

matruska

Bu ay İstanbul Modern Sanat’ta “Matruşka Filmler” programı kapsamında gösterilen filmler, seyircilerin hem sinema sanatı ve onun işlevleri üzerine düşünmesini hem de Türk sinemasında fazlaca örneğine rastlamadığımız “gizli kalmış/bırakılmış” bir alt türü hatırlamasını sağlıyor.

Yazının ilerleyen kısımlarında tek tek değineceğim programdaki filmler kendi özellerinde bir filmin üretim aşamalarını, setteki insanların yaşamlarını ve bu insanların ürettikleri metanın yaşamlarından ayrı düşünülemeyeceğini gözler önüne seriyor. Bir yandan da bizlere sinemayla hayat arasındaki neredeyse organikleşmiş o güçlü ve şaşırtıcı ilişkiyi gösteriyor. Bu ilişki sayesinde de bizlerin sinemayı yeniden ve farklı bağlamlarda değerlendirmemize olanak sağlıyor.

Yavuz Turgul’un Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni (1990) filmi aslında bir anlamda bizlere bütün bir programın özetini sunarak sinemayla hayat arasındaki birlikteliğin de ipuçlarını verir. Açılış sekansıyla birlikte filmin ana karakteri olan yönetmen Haşmet Asilkan, bizler için kameranın önündeki adamdır. Fakat film içinde Haşmet kendi yönettiği film sayesinde aynı zamanda kameranın arkasına da geçer. Böylece yaratılan ‘yönetmen’ imajına gerçek hayattaki gerçek bir yönetmen eşlik eder. Bu geçiş bizlere sadece yönetmenin çektiği filmin değil, onun yaşamının ve kendisinin de kurgulanabilir olduğunu hatırlatır. Onun varoluşunu belirleyen film çekme tutkusu ve hikâye anlatmaya olan inancı, insanın yapamadığını sinemanın yapmasından; diğer bir deyişle kendi yaşamında bırakamadığı izi filmlerinin bırakacağına inanmasından kaynaklanır. Ama bu noktada başka bir gerçeğin farkına varırız: Sinema hayattır, ama hayatı göstermez. Gerçek zamanla eş zamanlı akan görüntünün/görüntülerin kaydedilmesinden oluşur, fakat bu “gerçeğin görüntüsü” değildir. Haşmet’in yarattığı imgeler dünyası hayattan güç alsa da, aslında hiçbir zaman hayatı göstermeyecektir ve geride bırakılan iz her zaman eksik kalmaya mahkûm olacaktır.

Yavuz Özkan’ın yönettiği Filim Bitti (1989) ise bizlere sinemayla hayatın birlikteliğini, daha doğrusu sinemanın hayatı taklit etmede ne derece usta olduğunu gösterir. Film içinde bir aşk üçgenin içinde sıkışan ama zamanla bu üçgenin zincirlerinden kurtularak aşklarını tazeleyen oyuncu çift, gerçek yaşamdaki birlikteliklerinde de film içindeki filmdekine benzer bir tıkanma dönemi yaşar. Film içinde film bir anlamda esas filmin gerçekliğine dönüşür. Bu oyunbaz yapının içinde çift bir yandan ilişkilerindeki sorunları bir yandan da bu sorunların nasıl çözümleneceğini gösterir, ama uzun süre gerçekle kurguyu örtüştüremez. Onların film içinde ve dışında yaşadıkları karmaşa, bizlere de sinemanın gösterirken gizleyen, taklit ederken yeniden üreten, tüketirken de düşündüren çok katmanlı yapısını açık eder.

Nuri Bilge Ceylan’ın Mayıs Sıkıntısı’ndaysa (1999), Ceylan’ın varlığı filmdeki Muzaffer karakterinde vücut bulur. Esas yönetmen filmde kendi muadilini kullanarak, kendi bakış açısını da çektiği film aracılığıyla paylaşma imkânı bulur. Muzaffer karakteri tıpkı Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni filmindeki Haşmet gibi iki farklı anlama sahiptir. Haşmet gibi Muzaffer de hem filmin içinde hem de dışındadır. Başka bir ifadeyle hem gerçektir hem de kurgudur.

matruska_1

Atıf Yılmaz’ın Hayallerim, Aşkım ve Sen (1987) filmi sinemanın bireyi dönüştürücü gücünü bir gencin romantik hikâyesiyle anlatırken; diğer taraftan da sinema perdesinde âşık olunan temsili karakterle o temsili karakteri canlandıran oyuncunun gerçek hayattaki kimliği arasındaki farklılıklara vurguda bulunur. Filmin başrolündeki karakterin gençlik düşleriyle o düşleri canlandıran kişiyi bir türlü örtüştürememesi, bizi yeniden yazının başındaki yoruma götürür: Sinema hayattır, ama hayatı göstermez. Çoğu zaman perdede gerçekmiş gibi gösterilen yaşamların izleri yaşanılan gerçeklikte sürüldüğünde hayal kırıklıkları kaçınılmaz olur. Çünkü sinema, yaşanan gerçekliği ustalıkla taklit ederken, bir yandan da onu dönüştürür.

Hayallerim, Aşkım ve Sen filminin bir diğer dikkate değer noktası da; sinemanın insanın en temel ihtiyaçlarından biri olan hayal kurma ihtiyacını karşılamadaki işlevidir. Bununla birlikte sinema aracılığıyla hayal kurmakla hayat kurmanın benzeşen özelliklerinin de altı çizilir. Sinemayı tutkuyla takip eden birinin gözünden bireyle sinemanın, daha geniş anlamıyla sanatın, birbirlerini tamamlayan organik ilişkisine de tanık oluruz.

Sinema gerçekliğin gücünü arttırabilir mi?
Oğuzhan Tercan’ın ilk uzun metrajlı çalışması olan Uzlaşma (1991); sinemanın gerçeği fragmanlaştırarak parça parça ederken bir yandan da bu parçaları birleştirip etkisini arttırıp arttıramayacağını sorgular. Tercan özellikle filmin ilk yarısında Theodor Angelopoulos’un kullandığı sekans çekimlerine benzer bir şekilde geçmişi ve şimdiyi kesme yapmaksızın aynı kadraja dâhil ederek zaman ve mekânda bir birliktelik yakalar. Bu teknik sayesinde montajın “görünürlüğünü” azaltan yönetmen, gerçekten yaşanmış olaylara dayanan hikâyesini anlatım tekniğiyle de güçlendirmeye çalışır. Yaşanmış hikâyeyi olduğu gibi yansıtmaya çalışırken, sinema aracılığıyla anlatılan gerçekliğin gücünü de arttırmayı amaçlar.

Uzlaşma’nın gerçeklere dayanan olay örgüsünde de Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni filmindeki yönetmen Haşmet karakterinin saf bir inançla ve belki de varoluşsal nedenlerle filmini bitirme çabasında da; sinema, bizleri bir filmin hiçbir zaman asla bir film olarak kalmayacağı gerçeğiyle yüzleştirir. Yaşanan ya da yaşanmakta olan gerçekliğe tutulan kamera aracılığıyla kaydedilen gerçek zamanlı görüntüler, sinemanın hem özgürlüğün hem de manipülasyonun girift bir şekilde hareket ettiği bir alanı işaret eder. İşaret edilen alan, direnişin olduğu kadar iktidarındır da. Kameraya kaydedilen görüntü, kayıt edilen kadar kayıt edenindir de. Kayıt edenin gerçeği de kayıt edilen gerçekliğin içine sızar. Sinema, üretilen bir meta olduğu kadar üreticisini dönüştüren bir işleve de sahiptir. Bu yüzden, sinema üzerine bir şeyler söyleyen ya da söylemeye çalışan bütün bu filmler ister istemez yaratıcılarının kendi içsel serüvenlerini, kendi dönüşümlerini de belgelemiş olurlar. Bir yandan da bir film neyi değiştirebilir sorusunu zihinlerimize düşürerek, bizlerin sinemanın ve sanatın dönüştürücü gücü üzerine düşünmemizi ve sinemanın bize kattıklarını ve bizden aldıklarını sorgulamamızı sağlarlar.

Yorum yapın