abonelik: yazılar | yorumlar

Parlak Yıldız: Aşkın renkleri Yeni Sinema Hareketi’nden “merhaba”

Zindan Adası: Paranoyayı deneyimlemek

68 yorum
shutterisland_0
Martin Scorsese Korku Burnu’ndan sonra Zindan Adası’yla birlikte bizleri bir kez daha türün içinde rahatsız edici bir yolculuğa çıkarıyor. Dışavurumculuktan beslenen klasik kara filmlere ve gotik edebiyatla ucuz romanları içinde eriten dedektiflik hikâyelerinin anlatıldığı bir alt tür olan “hard-boiled” filmlere göz kırpan Zindan Adası, genetik olarak akraba olduğu bütün bu türleri Hitchcockyen bir gerilimle birleştirerek; algının göreceliği üzerinden özne/nesne ilişkisini sorguluyor.

gri.jpg

“Aslında hiç kimse kimseyi tanıyamaz.”
Miller’s Crossing – Joel & Ethan Coen (1990)

FİLMİN HİKÂYESİ, Boston açıklarında, içinde azılı akıl hastalarının bulunduğu ve dış dünyayla iletişimi tek bir noktadan sağlanan bir adada hastalardan birinin hücresinden kaçmasıyla başlar. Bu olayı araştırmakla görevli iki polis şefinin adaya gelmesinden sonra fırtına nedeniyle adanın ana karayla iletişimi kesilir ve herkes adada mahsur kalır. Bu basit girişten sonra fark edilebileceği gibi; filmin, temelinde yatan aldatmacaya rağmen, aslında basit bir hikâyesi vardır. Dört tarafı kayalıklarla çevrili bir adadan kaçan bir akıl hastası ve olayı inceleyen iki polis şefi… Bu basit hikâyeyi karmaşıklaştıran unsursa, insanın doğasında ve yaşadığı olayları algılayış tarzında gizlidir. Olayı incelemek için adaya gelen polis şefi Teddy Daniels’ın 2. Dünya Savaşı’nda Nazi toplama kamplarından birinde gördüğü manzaraları hatırlamasıyla başlayan insan doğasının karanlık yönüne yapılan vurgular ve sonrasında insan algısının göreceliğini ifade eden özne/nesne ilişkisindeki değişim, filmin yüzeydeki görece basit hikâyesini de tersyüz etmeyi başarır. Bu sayede, film içindeki hikâyede gerçekleşen özne/nesne ilişkisine benzer bir şaşırtmacayı eser de seyircisine/okuyucusuna yaşatır. Algılarıyla oynanan sadece polis şefi Teddy değildir; oyuna bizler de dahil oluruz. Teddy’nin bakış açısıyla birlikte bizler de yaşananları ilk elden deneyimleyerek, gerçekliğe yönelik algımızı sınamak durumunda kalırız.

Alfred Hitchcock’un sıklıkla yaptığı bir şey olan bu “gerilimi hissettirme” durumunu yine Hitchcock sineması üzerinden örneklemekte fayda var. Robin Wood’dan alıntılayacak olursak; “Hitchcock konusunun o anda gereksinim duyduğu metafizik baş dönmesi duygusunu, bir belirsizlikler bataklığına ya da dipsiz bir kuyuya düşme duygusunu bize kesin olarak aktarır. Bunu, bizi olayların oluşuyla ilişki içinde belirli bir konuma yerleştirerek ve oyuncuların hareketleriyle ilişki içinde hareketlerimizi kontrol ederek yapar.”[1] Martin Scorsese de Zindan Adası’nda karakterinin yaşadığı paranoyayı ve şüpheyi seyircisinde yaşatmak için Hitchcock’un izlediği yolu izler. Film, baştan sona Teddy’nin bakış açısına göre şekillenir. Film boyunca seyirci de Teddy’nin zihnindeki labirentlerde onunla birlikte yol alır. Filmin açılışında, Scorsese, Hitchcock’un ses efektlerini kullanım tarzına öykünür. Teddy’nin bakış açısından ufukta bir ada görünür, yavaş yavaş gemi adaya yaklaşır. Ses bandında tehlikeyi haber veren rahatsız edici ses efektlerini algılarız. Daha karakteri tanımadan, adayı görmeden, olay örgüsüne dahil olmadan yönetmen bizleri büyük bir tehlikenin varlığına ve bu tehlikenin hangi özneyle hangi nesne arasında gerçekleşeceğine ikna etmiştir bile. Başkarakterin bakış açısıyla görüşü ve algısı sınırlanan seyircinin bu durumda yapacağı tek şey kendisini başkarakterle özdeşleştirmek ve onun yolculuğuna ortak olmaktır. Yönetmenin film boyunca kullandığı tehlike işaretleri ve olay örgüsü boyunca başkarakteri yanıltma çabaları, bu şekilde seyircide de yankı bulur. Seyirci artık olay örgüsünü dışarıdan izleyen ve yapbozun parçalarını birleştirmeye çalışan özne konumunda değildir. Seyircinin meta üzerindeki egemenliğini alaşağı eden bu yöntem, film izleme eyleminin de anlamını değiştirerek, bu eylemi bir deneyime dönüştürür.

Yönetmen Martin Scorsese film izlemeyi bir deneyime dönüştürürken, Alman Dışavurumculuğu’ndan da güç alır. Dünyanın birey merkezli algılanışı temelinde kurulan akım, 1. Dünya Savaşı’ndan yenik ayrılmış ve darmadağın olmuş bir ulusun insanlarının ruhsal ve psikolojik durumlarının da yansımasıdır. 1. Dünya Savaşı’yla birlikte insanoğlu en karanlık ve korkutucu yanlarını keşfederken, yaratılan korku filmi karakterleri de insanın karanlık doğasına vurgu yapar. Bu açıdan, Nazi kamplarında insanoğlunun neler yapabildiğini görmüş Teddy’nin kendini Dr. Cagliari’nin Muayenehanesi’ndekine (Das Cabinet des Dr. Caligari, 1920) benzer bir mekânda ve hikâyede bulması oldukça anlamlıdır. Scorsese bu sayede türle olan bağını da güçlendirerek, filmdeki sinemasal göndermelerini belli bir zemine oturtur.

shutterisland_1

Göndermeler ve sinema tarihinde bir gezinti
Martin Scorsese, J. Lee Thompson’ın 1962 yapımı filmi Korku Burnu’nu (Cape Fear) yeniden çekerken, hatırlarsak bunu tür içinde gezinti yapmak için kendisine bir fırsat olarak da görmüştü. İçinde “private eyes” dedektiflerin olduğu ucuz polisiye hikâyeleri, Hitchcock’un unutulmaz filmlerinden Psycho ve Vertigo’yu ve Roman Polanski’nin gerilim filmlerinde yarattığı tedirgin edici atmosferi (özellikle de Knife in the Water ve Repulsion’da) filmin yeniden çevriminde kullanarak; sadece yeniden çevrimini yaptığı filme değil, aynı zamanda türe de bir saygı duruşunda bulunmuştu. Zindan Adası’nda da yönetmenin benzer bir yol izlediğini görürüz. 1950’lerin ortasında geçen hikâye, Alman Dışavurumculuğu’ndan ve klasik kara filmlerden estetik olduğu kadar varoluşsal olarak da yararlanır. Sırasıyla 1. Dünya Savaşı, Büyük Buhran ve 2. Dünya Savaşı gibi önemli toplumsal olayları yaşamış ve bu olaylardan sonra bloklara ayrılmış kaotik bir dünyada yaşamanın getirdiği paranoya hali bütün filme nüfuz eder. Ana karadan uzaktaki bir akıl hastanesinde yaşanan olayların yarattığı gerilim, yaşanan önemli toplumsal olaylardan ve Soğuk Savaş döneminden beslenen genel bir toplumsal paranoyayla birleşir. Bu anlamda, yönetmen bir yandan bir tür filmi kotarır bir yandan da bir dönem filmi atmosferi yaratır.

Zindan Adası; Dr. Cagliari’nin Muayenehanesi gibi insanoğlunun karanlık yanını vurgulayan çılgın bir korku filminden, Invasion of the Body Snatcher (1956) gibi Soğuk Savaş döneminin paranoyasını yansıtan bir bilimkurgudan, Hitchcock’un Vertigo’su (1958) gibi “metafizik baş dönmesi” duygusunu yaşatan bir klasikten ve Cul-de-Sac (1966) gibi bir adada geçen ve kimin deli kimin akıllı olduğunu tahmin etmenin gittikçe imkânsızlaştığı bir gerilim filminden izler taşır. Ama Scorsese kendi filminin atmosferini kurarken, bütün bu parçalardan dikkatli bir şekilde faydalanır. Farklı dönemlerde çekilmiş ve kendi içlerinde farklı nitelikler taşıyan bu filmlerin hiçbiri, günümüzde postmodern anlatılarda sıkça örneklerini izlediğimiz filmlerdeki gibi alelade serpiştirilmiş “pastiş” niteliği taşımaz. Bu parçaların hepsi Scorsese’nin filminde bütüne hizmet eden bir dişliye dönüşür. Aynı zamanda bütün, parçalarına ayrıldığında da her bir parça bütünün ana fikrine denk düşecek şekilde hesaplanır. Bu açıdan bakıldığında, Dennis Lehane’in kitabı Scorsese’ye ne kadar yardımcı olmuşsa, Scorsese’nin türe hakimiyeti de hikâyenin seyircilere aktarılmasında o kadar yardımcı olur. Scorsese kendisini filmine kaynaklık eden kitapla sınırlamaz ve sinema tarihi içinde bir gezintiye çıkarak; dönem atmosferini filmler aracılığıyla kurmaya çalışır.

shutterisland_3

Psikoterapi ve insanın kötücül doğası
Filmde Martin Scorsese’nin öne çıkardığı bir diğer nokta da psikoterapi sürecinde izlenen metotlardaki farklılıklardır. Teddy’nin araştırdığı akıl hastanesinde bir grup doktor ilaçla ve eğitimle (psikodrama) akıl hastalarını tedavi etmek isterken, diğer grup lobotomi ve elektro şok gibi “barbarca” yöntemler uygulamak ister. Soğuk Savaş’a benzer şekilde psikoterapi alanında da iki karşıt görüşün savaşı sürerken; Teddy’nin geçmişinde yaşadıkları üzerinden insanın şiddete yatkınlığı da sorgulanan bir suale dönüşür. Gerçeğin düşle karıştığı ve paranoyanın ayyuka çıktığı bu anda, Scorsese bir de insan doğasının kötücüllüğüyle bizi baş başa bırakır. Bu noktada, yeniden Hitchcockyen gerilime dönmekte fayda var. Zira, Hitchcock’un geriliminde seyircinin başkarakterin bakış açısıyla sınırlandırılması ne kadar önemliyse; onun insan doğasına yaptığı vurgu da o derece önemlidir. “…Bu ‘tiksindirici tat’ olgusunun iki temel nedeni olduğuna inanıyorum. Birincisi Hitchcock’un karmaşık ve şaşırtıcı ahlak anlayışıdır; bu anlayışta iyi ve kötü gerçekten ayrılmaz düzeyde birbirine karışmıştır ve şeytansal itkilerin hepimizde varolduğunda ısrar edilir. İkincisi belki de tamamen bilinç düzeyinde olmasa da (bu izleyiciye bağlıdır) arzularımızın kirliliği konusunda onun bizi uyarma yeteneğidir.”[2]

Geçmişinde önemli travmalar yaşamış Teddy karakteri kendi geçmişiyle yüzleşirken, işte bu noktada onun anıları aracılığıyla bizler de insanoğlunun kolektif bilincinde kısa bir gezintiye çıkarız. Teddy’nin verdiği kararlar ve geçmişinde yaşadığı olaylar iyi/kötü ayrımının da yapılmasını zorlaştırır ve insanın akli yanı kesintiye uğrar. Bu aşama, filmin bütün olay örgüsünden ve içindeki sürprizlerden daha büyük bir etki bırakır. Başkarakterle birlikte bizler de bir adada kapana kısılmış bir vaziyette bu sorularla baş başa kalırız. Gerilimin ve tedirginliğin esas kaynağı fiziksel sıkışmışlık hissinin ötesine geçer. Hitchcock karakterlerinde olduğu gibi Scorsese’nin karakterleri de iyinin ve kötünün ayrılamayacağı düzeyde birbirine karışırlar. İyinin ve kötünün, doğrunun ve yanlışın, aydınlığın ve karanlığın, düzenin ve kaosun, rahatlamanın ve sıkışmanın ortasında kalırlar.

Bu ortada kalma durumu, gerçekliğin göreceliğiyle de koşutluk oluşturarak; seyircinin yaşananlarda kendisine bir taraf belirleyememesine neden olur. Bakışı, başkarakterin bakışıyla sınırlanan seyirci, başkarakterin kendi geçmişinden dolayı yaşadıklarına karşı verdiği tepkileri sadece izlemekle yetinir. Son kertede bile bir şüphe hissi taşır. Akıl hastanesine girişte, Teddy’e bakıcılardan biri “delilik bulaşıcıdır” dediğinde, bu söz seyirci için bir anlam ifade etmez. Ama final itibariyle seyirci de o “delilikten” nasibini almıştır. Finalde doktorun mu yoksa Teddy’nin mi doğruyu söylediğinden emin olamayan seyirci, oyuna dahil olmuş ve iktidarını kaybetmiştir. Zindan Adası ustalıkla kurulan atmosferi ve sinemasal yetkinliğinin dışında, paranoya duygusunu seyirciye yaşatarak; seyirciyi de film bitmesine rağmen şüphe içinde ve iktidarından yoksun bir şekilde bırakmayı başarır. Yazının başındaki alıntıya dönecek olursak; deliliğin bulaşıcı olduğu bir yerde aslında hiç kimsenin hiç kimseyi tanıyamayacağı gerçeğiyle de yüzleşiriz.


[1] Robin Wood. Hitchcock Sineması, çev: Ertan Yılmaz,
    İstanbul: Kabalcı, 2004, s. 94-95
[2] A.g.e., s.105
  1. Z. Pınar Tendik diyor ki:

    Mağaradaki kadının dediği gibi “Deli olmadığımı mı düşünüyorsun peki ya sana deli olmadığımı söylersem, pek yardımı olmaz değil mi? Bu Kafkavari bir yaratıcılık” işte filmin can alıcı noktası bu, yani ana fikri bu cümle. Adam Teddy yada Edward, deli yada değil bu önemli değil. Ve son cümle “Bir canavar olarak yaşamak mı yoksa iyi bir insan olarak ölmek mi” Sonuçta mağaradaki kadının dediği gibi “acıyı korkuyu öfkeyi empatiyi beyin kontrol eder. Peki ya sen onu kontrol edebilseydin?” ve o lobotomiyi kabul ediyor,beynini kısaca acılarını, anılarını öldürüyor. Canavar olarak yaşadığı Zindan Adası olan beyninden, iyi bir insan olarak kaçmayı tercih ediyor. Ve karısının ondan istediği şeyi yapıyor ÖZGÜR KALIYOR.

  2. Eylül Koçyiğit diyor ki:

    Bir tarafım adamın deli olduğunu söylüyor çünkü eğer karısını öldürdüğünü kabul edip diğer karekterleri ben yarattım derse iyileştiğini anlayıp daha hafif ilaçlara devam edeceklerdi diye düşünüyorum hatta son lafıda bunu kanıtlıyor.Deli olduğunu biliyor ama karısını öldüren tarafıyla yaşamanın zorluğu onu diğer insan yapıyor.
    Ama bir taraftanda onu doğrulayan orada insanların üzerinde deneyler yaptığını gösteren o kadar çok şey var ki.Mağaradaki kadın çok gerçekçiydi mesela.Kadını anlattıkları herşeyi açıklıyordu.Ama Leonun deli olduğu tarafım daha ağır basıyor ama. :)

  3. Behlül diyor ki:

    Teddy daha adaya gelmeden kaçıyor mağarada rastladığı kadın.nasıl oluyor da Teddy kendini tanıtmadığı halde you are Marshall diyor.onu hiç görmeden nasıl tanıyor.çok basit.Teddy’nin zihin oyunu.ortağının silahını çıkaramaması da izleyicilerin zihninde acaba; soru işaretini bırakmasını sağlıyor.

  4. Message diyor ki:

    Biz Amerikalılar da nazilerin yaptığını yapıyoruz diyor. Filmde verilen mesaj Amerika’daki meşhur ada hapishanesinde neler olduğunu anlatmak. Gerçekte kimsenin haberi yok orada neler olduğundan. Film aslında bize bazı şeyleri farkettirmeye,bizi uyandırmaya çalışıyor.

  5. hüseyin diyor ki:

    Canavar gibi yaşamaktansa sözüyle silahsız subayları öldürdüklerini katliamlarını falan kastediyor.Tamam karısını öldürdü ama ordaki katliamlardan dolayı kendine canavar sıfatını takıyor. Deli olmadıgına dair kanıtlar

    1:c blogunda teddy’nin özgürce dolaşmalarına izin vermeleri(görevlinin gülerek uzaklaşması :D )

    2: Sigarasının kaybolması,doktorun zorla ilaçlar vermesi ve ilaçların getirdiği rüyalardan doktorun haberi olması :O

    3: delinin run yazması(tedavi olan birine neden run yazsın)

    4:magaradaki kadının söyledikleri(görevlilerin oraya hiç bakmamış lması en başta belirtiliyor)

    5: toplantı anında bir doktorun diğer doktora 4 kuralına bayıldım demesi(sonunda tahtaya yazılan 4 isim ve birbirinden türediğini savunması)

    6:En sonunda güya ortağının “TEDDY” diye seslenmesi

    7:güya iyileşip iyileşmediği anlamaya çalışılırken emekli general görünümlü adamın doktorun hep yanında olması

    8:rachel solando’nun hikayesi teddynin karısının hikayesine çok benzemesi( bir hikayenin teddy’e inandırılmaya çalışılması)

  6. fatma diyor ki:

    ben farklı filmmi izledim bilmiyorum ama benim izleiğimden anladığım kadarıyla leo deli falan değil filmi dikkatli izlerseniz eğer doktor başından beri oyunun bir parçası, bir polis silahını nasıl zorlukla çıkartabilir, hasta krize girdiğinde neden o polisten yardım istedi ordaki hasta bakıcı leo yada burda kal sen burada gez biraz daha dedi ve o görüştüğü hasta kadın doktoru tanıyordu onu su almak için yanından gönderdi ve leo ya yani tedde RUN diye yazdı, eğer doktorda işin içinde olmasaydı niye onun yanında söylemesin ki leo yu ilaçlarla ve oyunlarla delirtmeye çalıştılar. leo herkese anlatılan hikaye ye inandığını kendisinin gerçekten o bahsettikleri kişi olduğunu kabul etmiş gibi göründü. ve son söylediği cümle insan gibi ölmek mi canavar gibi yaşamak mı diyor ve ölüme gidiyor. doktor burda onun delirmediğini anlıyor ve ona tedy diyor bi doktor niye hastasının kendisi için uydurduğu isimle hitap etsin ki bu çok saçma. vesselam bu filmin devamı gelir gibi grünüyor ve gemelide hatta leo nun polis bir arkadaşı leo yu aramak için gelebilir neyse bu benim işim değil senaristler düşünsün :)

  7. mehmet birinci diyor ki:

    aslında adam deli degil deli olduguna inandırdılar.çünkü sondada kendisi söylüyor.canavar olarak yaşamakmı iyi biri olarak ölmekmi dyip ölüme gidiyor.yani bu ne demek?canavar olarak yaşamaktan kastı üstüne atılan o suçlarla yaşamakmı yoksa yapmadığı bu suç olarak ölmekmi ve iyi br insan olarak ölmeyi seçiyor çünkü aslında karısını falan öldürmedi.

  8. ilgin diyor ki:

    ben ilk yoruma katiliyorum, teddy sonunda gercekten yaptigi seyi anliyor, karisini oldurdugunu ve cocuklarinin boguldugunu biliyor, ancak buna katlanamiyor. her seyi itiraf ettiginin ertesi gunu psikologuna rol yapiyor ve bile bile olume gidiyor. insan olarak olmeyi tercih ediyor yani.. ve psikologun teddy’nin ruyalarini bilmesi de adi uzerinde psikogologu oldugu icin bence. teddy tedavi asamasinda psikologuna gordugu ruylari, halusinasyonlari anlatmis olabilir. tabii bu senaryoda da eksikler var. mesela o ilaclari neden verdikleri, magaradaki kadinin konusmalari, c bloktaki adamin konusmalari… mementoya benzettim bu filmi :D

  9. abdullah diyor ki:

    merhaba oncelikle yorumlari okudum ve 2 farkli cephe oldugu asikar yonetmenin amacida bu zaten izleyiciyi ikilemde birakarak filmden alinan hazzi 2 ye katlamak kanitlari oyle oyle guzel koymuski iki taraftanda vazegecilmiyo bence guzel bir filmdi. sonuc sizin inandiginiz tarafta.

  10. ümit diyor ki:

    biraz geç kalmış bir yorum olcak ama…
    imdb puanı 8 !!!! yorumlarda öve öve bitirilemeyen bir film!!!
    Benim “Aviator” filminden sonra izlediğim en kötü Leonardo Di Caprio filmi!!! Filmin sonunu daha yarıya gelmeden tahmin etmiştik arkadaşlarla sinemada izlerken. Bazen böyle filmler nasıl beğeniliyor anlamıyorum, tıpkı recep ivedik gibi. Amacım tartışma yaratmak değil, kimsenin zevkini yargılamıyorum. Ama bence gerçekten kötü bir filmdi…

  11. Hasan Kızılkan diyor ki:

    Yorumlarınızı baktığım da film giriş acısı macera beklentileri ile dolu olduğunuzdan beklenmedik yakalanıyor psikolojik film gözü ile bakmıyoruz. Teddy , en bastan sigara paketinin kaybolması ortağının isin içinde olduğunu gösterdi ve teknenin adaya yaklaşması ile birlikte verilen sountrack tehlike canlarının caldıgını izleci en bastan kurgulanmısdı bile.Teddy gercekten esini oldurmus bi deliymiydi yoksa kurgu icinden Teddy in deli olduguna inandırılıp hikesini yazdırmalarından mi ibaretti ?
    ”Bir canavar olarak yaşamak mı yoksa iyi bir insan olarak ölmek mi” Deli rolunde olume gitmek. Bana kalırsa 2.film sinayellerdi bunlar..

  12. Çiğdem diyor ki:

    Ne derseniz deyin Bir çok kez bu tür film izledik Ben bunun gibi dolambaçlı film görmedim Evet senaryo süperdi Ama insanların kafasında bu kadar sonuç çıkartmaya çalışmak gereksiz Ölmeden önce izlenmeli mi diye sorarsanız Hayır derim :)

  13. esra diyor ki:

    ya 2 türlü anlayan da var ama asıl amaç ikilemde bırakmak anlayamadınız :)

  14. çokzeki diyor ki:

    sçmalamayınya bu yorumu okursanız filmi anlarsınız filmin sadece son 10 dkasına bakın. Adam deliydi çünkü en sonda leo otururken yanına ortağı yani doktoru geliyor leo ona biz çok zekiyiz bu adadan kurtulcaz fln diyor ve doktoru ona tkrar eski adıyla teddy die sesleniyor ve yan tarafa dönüp doktorlata kafasını sallıyor yine eskisi gibi olda fkt leo artık akıllanmıştı hangisi daha kötü insan gibi ölmekmi yoksa canavar gibi yaşamakmı oda pişmanlık duygusu olarak kendini canavar gibi hissetmektense hastanede insan olmayı tercih etti filmin sadece son 10 dksını izleyin

  15. buralp1610 diyor ki:

    Öncelilkle belirtmek isterimki bence Teddy karakteri gerçek. Teddy adaya gelmeden önce araştırmalar yapmış. Ona buna sormuş bilgi toplamış. Eğer film, Teddy nin kafasındaki bi kurgu olsaydı mağradaki kadının anlattıkları, demir parmaklıklar arkasındaki adamın anlattıklarını hatırlayalım. Onlar Teddy ye doktorların projelerini, izlediği yolları, yöntemlerini anlattılar. Eğer bu iki karakter gerçek değilse, Teddy nin kafasındaki bi kurguysa, bizim “Deli Teddy” nasıl oluyo da doktorların yöntemlerini biliyo, kafasında tam da doğru olarak kuruyo bilemem. Bence yaşananlar gerçek. Teddy nin karısı var “sarışın olan” ama çocukları yok.. Hayallerinde sadece karısını görüyo en başlarda. Sonralar da ise o masum sigaralar, o masum ilaçlar bece oraya buraya yerleştirilen çocuk resimleri ve duyduğu 3 çocuk boğma hikayesi bütün bunları benimsemesine neden oluyo. Zaten Teddy hep bi kız çocuğu görüyo hayalinde. Erkek çocuklarını hayallerinde görmüyo. Kız çocuğunun eski savaş anılarından kalma donan insanlardan biri olduğunu düşünüyorum. Filmin sonlarına doğru bi hayaylinde kaçan kadını ve ölü kız çocuğunu donmuş bi halde görüyo. Eğer kurguysa mağradaki kadınnın hayal, titreme sigara , ilaç olaylarını önceden Teddy ye söylemesi mümkünmüdür? Teddy ,bütün bunlar kurgu ise kendine olacakları nereden biliyor? Kadın kurgu ise Teddy kendine olanları nereden tahmin edebililyor? Ortağı yani doktoru adyaya gelmeden önce ortaya çıkıyo onun güvenini kazanıyo! Bence sebebi Teddy nin adaya gelmeden önce bazı şeyleri araştırmaya başlaması, bazı şeyleri kurcalaması. Zaten başına gelirse meraktan… Bazı kişiler ortağını bu amaçla Teddy ye yaklaştıryo, Teddy yi adaya çekmesi amaçlanıyo. Dikkat ettiyseniz bizim ortakların adaya gelmesinin sebebi İMKANSIZ bi şekilde bi kadının, sağlığı yerinde olamayan bi kadının, odasından kaçması bence doktorların ayarladığı bi durum. Kimse kaçamaz deniyo güvenlikler üstün deniyo ama zayıf ve hasta bi kadın oradan kaçıyo. İMKANSIZ ve film boyunca açıklanmayan bi konu. Sonra kadın bulunuyo ve bi andan sorguda tam da Teddy nin üstüne oynuyo onu kocası olarak görüyo daha o zamanlarda Teddy nin aklına kadın ve 3 çocuk hikayesi sokulmuş oluyo.. Sonralalrında bu hayal doktorlar tarafından pekiştiriliyo. Daha bi çok kanıt var amaaa bu durumun tam tersini savunmakta mümkün:P yönetmen de zaten bunu amaçlamış iki ayrı son hazırlamış ve filminin uzun yıllar konuşulmasını sağlamış. Onu tebrik etmeliyiz. İyi düşünülmüş, izleyiciyi ikiye bölmüş. İzleyicinin, filmin kontrolünü sonlara doğru kaybetmesi sağlanmış. Hoştu…..

  16. özcan diyor ki:

    Buralp1610 arkadasima aynen katiliyorum

  17. sinem diyor ki:

    filmde teddy’nin şizofren olduğunu düşünenler bu düşüncelerinin onun son sözlerinden yararlanarak açıklıyorlar bu yüzden soruyorum size eğer gerçekten kötü olduğunu düşünüyorsa iyi olarak ölmesi mümkün mü yani zaten gerçek onun canavar olduğuysa ve bu da bunu kabul ettiyse bunun adı iyi olarak ölmek değil kötü olduğuna dayanamayıp intihar etmektir. Bu nedenle ben diğer senaryoyu destekliyorum yani aslında teddy’nin oraya soruşturma için gittiğini… işte o zaman son söz mantıklı oluyor. Kötü olduğunu söylerse onlara evet yaşayabilecek ama iyi olduğunu biliyor ve bu nedenle ölümü kabulleniyor. Bir başka kanıtta doktor ameliyatlar işkenceler vs yapılmadığını söylüyor ama teddy’e yapılanlar bunun en büyük kanıtı oluyor

  18. Abdullah diyor ki:

    Arkadaşlar bence adam gerçekten o hapisanede kalmıştır çünkü kalemi hızlı hızlı sürterek ses çıkarıyor o hastanın ondan rahatsız olduğunu biliyor. ve başta dikenli telleri fark ediyor

Yorum yapın