abonelik: yazılar | yorumlar

Ark Rehavete itaat: 10 albüm önerisi için ilk adım

Blast of Silence

0 yorum

blastofsilence_0

Klasik kara film karakterlerinin iç dünyasını anlatan Sessizliğin Gürültüsü pek çok açıdan ilgi çekici bir yapım. 50’lerin sonlarına doğru evrimleşmeye başlayan kara film türüne yönetmen Allen Baron’un kişisel bir saygı duruşundan öteye geçen film, kara film karakterlerinin varoluşçuluktan ne kadar beslendiklerini de açık ediyor.

Film noir’e şık bir saygı duruşu
Klasik anlamda kara film türünün tarihsel aralığı pek çok kaynakta 1940-1958 olarak ifade edilir. Bu tarihsel aralık içinde çekilen filmler de kendi aralarında pek çok alt başlık altında incelenmektedir. İçinde “private eyes” ya da “hard boiled” dedektiflerin olduğu, “femme fatale” diye tabir edilen tehlikeli ve cazibeli kadınların entrikalarına şahit olunan ya da bir soygun sonrasında hayatı değişen “dürüst” ama içinde bulunduğu maddi çıkmazdan kurtulmak için çalmaya “mecbur” kalan karakterlerin olduğu filmler vardır. Bunlar türün geneli itibariyle kara filmlerin olmazsa olmaz nitelikleri olarak hafızalara kazınmışlardır. Oysa kara film türünün özünde, sefaletin, adaletsizliğin, fırsat eşitsizliğinin, ölümün ve kederin kanıksanması ve sıradanlaşması vardır. Kara film karakterleri bunları kanıksadığı için yalnız ve umarsızdır. Daha iyi bir dünya için içlerinde bir umut yoktur. Onlar önce 1. Dünya Savaşı’nı görmüş, sonra Büyük Buhranı yaşamış ardından da 2. Dünya Savaşı’nda Hitler’in acımasızlığına şahit olmuştur. Korku, kaygı ve kötülük onların yaşadığı çağın artık vazgeçilmez unsurlarıdır. Onların yalnız, umarsız, alaycı, ukala ve vurdumduymaz karakterlerini şekillendiren şey, yaşadıkları çağın dinamikleridir. Amerika’nın “Rüyalar Ülkesi” olmadığını herkesten önce fark ettikleri gibi; bir insanın aslında ne kadar kalabalık gözükse de özünde yalnızlığından hiçbir zaman kurtulamayacağını da kitleler arasında yaşarken ilk onlar kanıtlar. Nietzsche’nin “görmenin bedeli” olarak ifade ettiği “acı çekme” ve “yalnız kalma” durumu onlarda vücut bulur.

blastofsilence_1

Kiralık katil olan ve hayatını bu şekilde devam ettiren Bono’nun ölümle ve öldüreceği kişiyle; yani bir anlamda işiyle olan ilişkisi de son derece ilginçtir. Bono ne Leon (1994) gibi dışarıdan bakıldığında “bir karıncayı bile öldüremez” denilecek kadar naif görünüşlüdür, ne de türün vazgeçilmez oyuncularından Robert Mitchum’un Caniler Avcısı (The Night of the Hunter, 1955) filmindeki Harry Powell ya da 1962 yapımı Korku Burnu’nda (Cape Fear) canlandırdığı Max Cady karakterleri gibi akli dengesizlikleri olan korkutucu bir adamdır.

Klasik kara film karakterlerinin iç dünyasını anlatan Sessizliğin Gürültüsü (Blast of Silence, 1961) bu açıdan oldukça ilgi çekici bir çalışmadır. Aynı zamanda filmin senaristi ve yönetmeni de olan başrol oyuncusu Allen Baron’un sade ve yapmacıksız oyunculuğuyla vücut bulan Frank Bono karakteri; türün tarihsel gelişimi açısından bakıldığında bireysel bir istisnadır. 50’lerin sonlarına doğru evrimleşmeye başlayan kara film türüne yönetmenin kişisel bir saygı duruşundan öteye geçen film, kara film karakterlerinin varoluşçuluktan ne kadar beslendiklerini de açık eder. “Acı içinde doğdun…Yalnızsın, ama buna da aldırış etmiyorsun. Yapayalnızsın, öyle de olması gerekiyor. Hep yalnızdın.” diyerek hem doğuşunu hem de bulunduğu şehir ve dünyayla olan/olmayan aidiyetini açıklayan Bono, bireyin varoluşsal sorgulamaları üzerine de çarpıcı tespitlerde bulunur. Uyuyan Adam kitabında, “Önemli olan tek şey yalnızlığın: Ne yaparsan yap, nereye gidersen git, gördüğün hiçbir şeyin önemi yok, yaptığın her şey boşuna, aradığın her şey sahte. Var olan tek şey yalnızlık, her seferinde er ya da geç karşında bulduğun, dost ya da yıkıcı yalnızlık; onun karşısında, her seferinde yalnız kalıyorsun, yardımdan yoksun, şaşkın ya da afallamış, umutsuz, sabırsız.” [1] diyerek bireyin yalnızlıkla olan organik bağına vurguda bulunan Georges Perec bir anlamda Bono karakterinin de edebi yönden okumasını yapmış olur. 2. Dünya Savaşı döneminde bir Yahudi olarak yaşamanın zorluklarına tanık olan Perec’in otobiyografik -olduğuna inanılan- kitabı Uyuyan Adam, “gören kör” olarak yaşamanın zorluğunu, Nietzsche’nin ifadesiyle “görmenin bedellerini” ödemenin ve Kafka’nın deyişiyle “dünyanın maskesini” düşürmenin yanı sıra; Jean-Paul Sartre’ın Bulantı’daki karakteri Roquentin’in varoluşsal sorgulamalarını ve insanlar arasında “yalnız olmanın” ruh halini de yansıtır. Tarihin bir yaprağını okuyanın, hepsini okumuş olduğuna inanan Arthur Schopenhauer gibi, Bono da insanoğlunun tarihi gelişimiyle ilgili yeterince şey tecrübe etmiştir. O yüzden Uyuyan Adam gibi Bono da tarihin üzerinde artık etki yapmadığı kişidir. Tarihten ve her türlü aidiyetten uzaktır. Kendi öznel gerçekliğini yaratır. Yalnızdır, yapayalnızdır. Kiralık bir katilin dünyasında soğukluğun ve yalnızlığın dışında bir şeye yer yoktur.

Ellerin terliyor ama sorun yok, çünkü neden olduğunu biliyorsun. İçindeki Harlan nefreti. Sen onlardan, onlar da senden nefret ediyor. Tıpkı büyüdüğün diğer Harlan gibi…

- Frank Bono

Kiralık katil olan ve hayatını bu şekilde devam ettiren Bono’nun ölümle ve öldüreceği kişiyle; yani bir anlamda işiyle olan ilişkisi de son derece ilginçtir. Bono ne Leon (1994) gibi dışarıdan bakıldığında “bir karıncayı bile öldüremez” denilecek kadar naif görünüşlüdür, ne de türün vazgeçilmez oyuncularından Robert Mitchum’un Caniler Avcısı (The Night of the Hunter, 1955) filmindeki Harry Powell ya da 1962 yapımı Korku Burnu’nda (Cape Fear) canlandırdığı Max Cady karakterleri gibi akli dengesizlikleri olan korkutucu bir adamdır. İç dünyasıyla her ne kadar yaşadığı çevredeki insanlardan ayrıksı olsa da, kalabalığa karışan ve kendini kalabalık içinde güvende hisseden bir yapısı vardır. Kalabalık insan sürüleri onun kalkanıdır. İstediğinde ve gerekli gördüğünde toplumla ilişkisi normal olan ve gerektiğinde sosyalleşen Bono, bu yüzden de öldüreceği kişileri öldürmek için onlara nefret beslemek zorunda kalır. Hayatla olan bağı gibi işiyle olan bağı da bir çeşit nefret ilişkisine bağlıdır. Bono, bu çürümüş dünyada yaşamına devam etmek için kirli işler yapar ve yaptığı işin olası sonuçlarına önceden hazırlıklıdır. O hiçbir zaman Walker Percy’nin Lancelot’u gibi kötülüğün anlamını aramaya girişmez. Çünkü ilk günahı işleyen Adem’den beri insanoğlunun dünyaya yabancı olduğunu ve yabancı kalacağının farkındadır.

blastofsilence_2

Film noir ve toplumsal değişim
Sessizliğin Gürültüsü’nün çekildiği zamana göre ayrıksı kalışının nedeni; şüphesiz sadece klasik kara filmin dönüşümü ve Frank Bono karakterinin o dönemki Amerikan kara filmlerine göre fazlaca “demode” kalışı değildir.[2] Filmin çekildiği yıllarda Amerika’da çok önemli toplumsal gelişmeler yaşanır. John F. Kennedy’nin başkan seçilmesi, Martin Luther King’in eylemleri, muhafazakârlığın tırmanışa geçişi karşısında solun yeniden ayağa kalkması, Beat Kuşağı’nın sesini arttırması, öğrenci hareketleri, feminizm ve cinsel devrim gibi önemli gelişmelerin henüz yeni başladığı yıllarda çekilir film. Amerika’da bir nevi fırtına öncesi sessizliğin habercisidir. Amerika da Bono gibi patlamaya hazır bir bomba gibidir. Sistem artık sıkışmış ve işleyemez hale gelmiştir. Sistemin sıkışıklığını ve yaşadığı şehrin karamsarlığını kara filmin biçimsel özellikleriyle ifade eden Sessizliğin Gürültüsü; bu yanıyla da sadece bir adamın değil, bir dönemin ve bir şehrin de anlatıcısıdır. Daha sonraları Martin Scorsese filmin bu özelliğine atıfta bulunarak, film için“birkaç kilit New York filminden biridir” der.[3]

Sessizliğin Gürültüsü belki sinema tarihindeki yolculuğunda ne bir klasik olarak adlandırılır ne de kara film türünün önemli örneklerinden biri olarak kabul görür. Buna rağmen, bugün kara film külliyatının içinde bir yolculuğa çıktığımızda, bütçesine karşılık hem sinemasal hem de felsefi olarak Allen Baron’un filminin tür içinde farklılık yarattığını gözlemlemek mümkündür. Sosyolojik nedenlerini bir kenara bırakırsak, sinemasal olarak da film hem B sınıfı kara filmlerin bütün rahatlığına ve deneyselliğine sahiptir hem de düşük bütçesine ve sınırlı imkânlarına karşın, Orson Welles ayarında yaratıcı bir anlatımı vardır. Çektiği filmlere B sınıfı havasını vermekteki ustalığıyla ünlenen Robert Siodmak’ın yönetiminin tam tersi, Sessizliğin Gürültüsü filminde Allen Baron için söylenebilir. O da filminde bir B sınıfı filme, ustaca yönetimi ve inandırıcı oyunculuğuyla A sınıfı etiketi yapıştırmayı başarır. 2. şahıs dış sesiyle Sartre’ın “acı dolu geveleme” diye tabir ettiği sorgulamaları sürekli izleyicilerle paylaşan Bono; köklerinden kopmuş, geçmişe ve tarihe olduğu kadar geleceğe de güvenini kaybetmiş, topluma yabancılaşmış bireyin de anlatıcısı olur.


[1] Georges Perec, Uyuyan Adam, çev: Sosi Dolanoğlu, Metis Yayınları, Eylül 2007, s. 77-78.
[2] François Truffaut’un Amerikalı yazar David Goodis’in romanından uyarladığı 1960 tarihli
başrolünde Charles Aznavour’un oynadığı Piyanisti Vurun filmi de yapım tarihine ve
karakterinin ruh haline göre türün istisnalarından biridir. Daha sonra bu istisnalar 60 sonrası
Amerika’da çekilecek kara filmleri de derinden etkiler.
[3]
Gömülü Hazineler, aktaran: Alkan Avcıoğlu, Sinema Dergisi, Haziran 2009, s. 112.

Yorum yapın