abonelik: yazılar | yorumlar

Rehavete itaat: 10 albüm önerisi için ilk adım Life During Wartime: “Savaş zamanında” mutluluk arayışı

Murat Menteş: ‘Tematik doku uzaydan geliyor’

2 yorum

mentes_0

Enes Özel ve Ahmet Terzioğlu, Dublörün Dilemması’nın ardından Korkma Ben Varım’la kendine has bir roman anlayışının ürünlerini veren Murat Menteş’i Kafa Ayarı’na konuk ettiler. Uzun ve sancılı bir süreçte oluşan söyleşinin temel uğrakları roman, şiir, eleştiri ve sinema. Söyleşi de uzun ve renkli.


SÖYLEŞİ: ENES ÖZEL, AHMET TERZİOĞLU

“Deneyim bana bir düşüncenin gücünün daha ziyade yer değiştirebilmesinden ileri geldiğini öğretti.” Jacques Ranciere, Filozof ve Yoksulları adlı kitabında böyle der. Peki sizce bir roman için de uygulanabilecek bir düşünce midir bu? Romanlar, başka dillere ve edebiyat algılarına taşınabilirler mi?
Imm, acaba düşüncenin yer değiştirebilmesi, gerçekte ne demek? Aktarılabilir, yani ifadesi ve kavranması kolay düşüncelerden mi söz ediyoruz? Hem yer değiştiren düşüncenin kendi de ister istemez bir nebze değişmez mi?.. Bir düşünceyi, haliyle kendi ufkumuza sığdırmaya, zihnimizin dekorunda uygun bir yere koymaya bakarız. Romanın başka dillere çevrilmesi, pratikte mümkün görünüyor. Bunun berisinde, anladığım kadarıyla roman, yazıldığı dilde de okurdan okura değişen bir karşılık buluyor. Bireyin tecrübesinden, yönelişlerinden, zihnî seviyesinden bütünüyle bağımsız bir anlam taşıyan metin yoktur belki? Kaldı ki anlam, muhatabın anladığı şeydir. Mana, ifadenin hakikatidir. Ayrıca, romanlar bir yana, Kur’an’ı bile insanlar kendilerince anlıyorlar.

Bir anlatı biçimi olarak romanı seçmenizin nedeni ne? Kısaca: Meseleniz nedir?
Bu mesele lafında gösterişçi bir tını var. “Roman ideolojik, sosyolojik, felsefi, dinî mesajlar taşıyan bir vagon olmalıdır” gibisinden. Bu tutum, romanın önemi demeyeyim de, mahiyeti hakkında yeterince bilgi sahibi olunmadığına işaret. Çünkü romanda, hele ki 21. yüzyıl romanında düşünsel eksen çoklu bir nitelik taşır. Çağımızda, bütün sorunlara son veren ‘büyük çözüm’ diye bir şeyden söz edemiyoruz. Yıkımlardan kurtuluş için daha radikal yıkımların yolunu gözlüyoruz. Yazarın elbette bir söylemi olur. Söylem, mesele ile aynı şey değil. O, yazarı birey kılan donatımdan neşet eder. Bugün, konuşmanın temel vasfı, dallanıp budaklanma şeklinde tezahür ediyor. İletişimin sınırları, insanın sınırlarını aşmış durumda. Dolayısıyla romanın fonksiyonu, bu kaotik söz evreninde bir ayıklama yapmak olsa gerektir. Oscar Wilde ya da Kemal Tahir gibi roman yazma dönemi geride kaldı bence. O romanlar geride kaldı demiyorum, onlar zaten elimizin altında ve iyi ki varlar. Fakat artık özetlenemez metinler üretiliyor. Özetlenemezlik, çoğu zaman metinlerin erişilmez güzelliğinden ya da tartışılmaz mükemmelliğinden değil, bağ kurulamazlığından kaynaklanıyor gerçi. Bu da paradoksal olarak, anlamın sadeliğinden doğan avantajları ulaşılmaz kılıyor belki. Roman yazmayı insanlık dışı olgu, durum ve olaylara direnmek için elverişli bir çaba olarak görüyorum.

korkmabenvarim

"Kahramanlarımı, insana benzesinler diye bir yerlerde mutlaka sendeletiyorum. Onları itip kakmak zorundayım yani, yoksa insanlıktan çıkarlar."

Birden çok kitabı (dosyayı) aynı anda mı yazıyorsunuz?
Isaac Asimov ya da Enis Batur’dan farklı olarak, hayır, genellikle tek bir kitaba çalışıyorum. Aklımda başka fikirler olsa bile, onlar kenarda duruyor.

Kitaplarınızın tematik dokusunu, katmanlarını nasıl ve neye göre oluşturuyorsunuz?
Tematik doku uzaydan geliyor. Katmanları da kafama göre oluşturuyorum. Pekala, esasen olaya ağırlık veriyorum. Çünkü insan, Shakespeare’in de dediği gibi, “Kaderin elinde bir oyuncak”tır. Kahramanlarımı, insana benzesinler diye bir yerlerde mutlaka sendeletiyorum. Onları itip kakmak zorundayım yani, yoksa insanlıktan çıkarlar. Romanlarımda bir bakıma demokratik bir düzen işletmeye çalışıyorum, herkesin söz hakkı oluyor mesela. Kahramanlarımın medeni bireyler olmalarına imkân vermeye bakıyorum. Fakat bir nevi felaket de yaşanıyor. Güllük gülistanlık bir hayal dünyasında, balla börekle beslenen kahramanlar yok bende. Immm, okurun, eğer isterse, üzerinde daha derinlemesine düşünebileceği ifadelere varmaya çalışıyorum. Romanın hızlı okunabilmesini sağlamaya uğraşırken, daha demli bir okumaya da fırsat vermek iyi olur gibi geliyor bana.

Romancıların ve eleştirmenlerin meşhur “ilk cümle takıntısını” anlamlı buluyor musunuz?
Evet. İlk cümle, esnafın siftahı gibidir. Aşktaki ilk bakış ya da görüş. Nasıl başlarsan öyle gider, demiyorum. Yine de niye iyi başlamayasın?

Bir roman sizce ne yapabilir?
Romanın ötesinde, bir kitabın yapabileceği en iyi şey, bence, insanları birbirine yaklaştırmasıdır. Aynı romanı okumuş iki kişi eğer birbirleriyle güzel bir sırrı paylaşıyormuş gibi hissediyorlarsa, arkadaşlık kurabiliyor ya da dostlukları pekişiyorsa… Budur yani.

Roman kuramıyla aranız nasıl?
İyi. Buna karşılık, kuramların ve eleştirilerin, romanla okur arasına kaçınılmaz olarak bazı mesafeler ya da yabancı maddeler koyduğunu düşünüyorum. Roman, doğası gereği özgürlükçü bir türdür. Bakhtin, romanı bütün türlerin toplamı olarak görür. Bunu her fırsatta vurgular. Haklı galiba. Kuramcılardan ziyade romancıların yaklaşımları bana daha ‘besleyici’ veya ‘doyurucu’ geliyor. Milan Kundera, E.M. Forster ya da Ahmet Hamdi’nin sözleri daha berrak ve ilginç.

Türkiye’de bir eleştiri kurumu olduğuna inanıyor musunuz?
Bana memleketi ve eleştiri işine emek verenleri komple mahkum etme fırsatı sunduğunuz için teşekkür ederim. Şaka bir yana, inanın tam bilmiyorum. Eleştirmenlerimiz geçmişte vardı, şimdi de var. Fakat bu eleştiri mekanizmasında iki grup göze çarpıyor: 1- Akademik nitelikli, nesnellik arayışından doğan kurulukla malul ve duygudan yoksunluğuyla bunaltan eleştiri. 2- Çok genç, acemi yazarların dizginsiz heyecanlar eşliğinde yürüttükleri, pek de analitik olmayan eleştiri.

Romanlarınızın özellikle ekşisözlük familyasınca ilgiyle karşılanmasını nasıl anlamlandırıyorsunuz?
Ben sadece sempati uyandırma peşinde değilim. Gençler, ekşisözlük’te yazanların çoğunu genç varsayıyorum, iddialı oldukları nispette insafsız olma eğilimindedir. Yani tam bilemiyorum, fakat genelleme yaparak düşünmekten başka çare yok bu belirsizlik içinde. Gangster Dillinger “Halk bizi seviyor, çünkü biz halkı değil bankaları soyuyoruz” demiş. Gençler de beni, benzer bir sebepten ilginç buluyor olabilir. Çünkü ben sistem karşıtı bir mantaliteye sahibim. Bununla birlikte, duyguların ideolojiden önemli olduğunu biliyorum mesela. Şunu vurgulamakta fayda var: Ekşi Sözlük’ü homojen bir yapı olarak görmüyorum. Bir familya değil, topluluk. Orada yazan herkesin pelerinli ve pesketaryen olması, bu gerçeği değiştirmez. Hey, şakaydı. Nüfuz edilmesi bence zor bir yapı Ekşi Sözlük. Orada gayet isabetli ve zihin açıcı metinler de üretiliyor…

Daha önce sinema eleştirisi de yazdınız, sinema ve sinema eleştirisi sizin için ne ifade ediyor?
Sinema, hayatın röprodüksiyonu. Ben filmleri abartılı bir ciddiyetle ya da sırf eğlenmek için izlemem. Film ille de düşünsel bir mesaj veriyorsa, ona bakarım tabii. Sinemayı, zihni temizleyen, insanın kimyasını dengeleyen bir sanat olarak görüyorum. En çok, aksiyon filmlerini severim. Durağan filmler, düşünsel ya da duygusal dinamizmden yoksun filmler beni bunaltır. Sinema eleştirisi, ister istemez kendi zevklerimizin, görüşlerimizin ve entelektüel kapasitemizin; başkalarının yargılarına etki etmeye yönelik bir sızıntısıdır.

‘HAS ŞAİRE HASRETİZ’
Son şiir kitabınız Garanti Karantina’yı sanki biraz gönülsüzce yayımladınız, yoksa yanılıyor muyuz? Şiirden yüz mü çeviriyorsunuz?

Gönülsüz olduğum söylenemez aslında. Gelgelelim şiirle ilgili konular biraz karışık. 1- Şiir muhitinde hazin bir tenhalık var. 2- Şairler ya birbirleriyle fazla çekişiyor ya da birbirlerine biganeler. 3- Popülerleşen şiirler, aslında şarkı sözlerini de gözardı etmemek lazım, cidden çok yetersiz, güdük metinler. Diyeceğim, yeni bir şiir kitabının bir şenlik havası estirmesi zor. Bir sırrı paylaşır gibi yayınlanıyor şiirler. Şiirden yüz çevirmiyorum. Fakat anladım ki benim işim romanla. Ömrüm ancak romana yeter. Şiirden büsbütün kopacağımı sanmıyorum. Okunmaya, ezberlenmeye değer şiirler yazmayı istemediğimi zannetmeyiniz.

Garanti Karantina’daki şiirlerde çok kıvrak bir söyleyiş, zekice kelime oyunları, çarpıcı ibareler var. Şairliğinizin, romana harcadığınız mesaiden etkilendiğini düşünüyor musunuz? Tam tersi de söz konusu olabilir tabii. Şairliğiniz ve romancılığınız arasında nasıl bir etkileşim var?
Şiirde her bölüm, her mısra, her kelime, her hece büyük bir önem taşır, fonksiyon icra eder. Şiir yazarken gönül ile zihin arasında yoğun bir etkileşim olur. Kimi zaman mısralar, ilahi bir fısıltıyla, ilhamla doğar içinizde. Öte yandan, şair, şiire kılı kırk yaran bir titizlikle, bilinçle de yönelir. Dolayısıyla şiir yazma tecrübesi, düzyazı tecrübesine kıyasla çok daha yoğun ve öğreticidir. Şiir yazan birinin, romanı da pırıltılı kelimelerle yazabilmesi imkan dahilindedir. Hatta şiir, romana kurgu açısından bile bir fayda, kolaylık sağlıyor bence. Romanın şiire faydası pek olmuyor. Çünkü mısra tadındaki ifadeler, romanın bünyesinde kolayca eriyor. Yani şairseniz, mısralarınız romana akabiliyor bazen.

Bugün şiirin bu kadar az ilgi görmesi, dergilerin bu kadar az satması hakkında ne düşünüyorsunuz? Örneğin sizin şiirlerinizi okuyan insanların çoğunun, sizi romanlarınızdan tanıması gibi bir durum var. Bu sizi rahatsız ediyor mu? Has şiir okuruna hasret miyiz?
Bence has şaire hasretiz.

afilifilintalar

İNTERNET VE EDEBİYAT
Afili Filintalar adlı sitede pek çok şair, yazar bir araya geldi. Bu toplanmanın özelliği ne? Bir ihtiyacın neticesinde mi ortaya çıktı bu site?

Türkiye bizim ülkemiz, memleketimiz. Burada Türkçe konuşuyor, yazıyoruz. Aramızdaki görüş, duyuş farklılıklarını bir kenara koyabilmeli, bu memleketin yazarları olarak biraraya gelebilmeliyiz. Afili Filintalar, böyle bir buluşma zemini olarak ortaya çıktı. Bu da ihtiyacın ötesinde, yazı hayatımızın temel bir şartıdır bence. Abarttığımı zannetmeyiniz. Afili Filintalar, çok iyi bir sitedir ya da değildir, o ayrı. Fakat yazarların biraraya gelme, yan yana durma, tartışmak için olsun buluşabilme imkanı, vazgeçilebilecek bir şey değildir.

Afili Filintalar pek örneğine rastlamadığımız bir site. Bir araya gelen isimlerin ortak özellikleri neler veya böyle sayılıp dökülebilecek ortak özellikler var mı? Yoksa sizi bir araya getiren şey sadece tanış olmanız ve dostluğunuz mu?
İyi yazan, yazdığı okunur yazarları seçmeye bakıyoruz. Yazarlarımızın hepsi birbirini tanıyor değil. Bu sitenin bir fonksiyonu da, dolaysız bir tanışıklık sağlamak zaten.

İnternet, edebiyat için uygun bir mecra mı? Siteyi sık güncelleme derdi, internetteki hızlı trafik bir yandan, çok fazla kişi tarafından ulaşılabilirlik, internetin üzerinde herkesin yan yana durabildiği bir zemin olması öte yandan. İnternette ikamet etmenin avantajları, dezavantajları neler?
İnternete bayılmıyorum. Matbu dergiler benim nazarımda kafadan muteberdir. Biz zaten internet sitemizi işletirken, matbu dergi mantığının çok uzağına gidemiyoruz. İnternetin avantajı şu: Para harcamıyorsun. Dezavantajı ise, kağıt kokusu gelmiyor ekrandan, sayfalar dokunabilir değil. Aslında uzun listeler yapılabilir bu avantaj dezavantaj konularında, fakat böyle işte yani, n’apalım.

Edebiyatın profesyoneller arasındaki paslaşmadan ibaret kalmasına, edebiyatçılar aristokrasisi içindeki hermetik bir öğreti gibi olmasına karşısınız herhalde? Veya karşı mısınız?
Karşıyım evet. Fakat cidden öyle bir durum varmış gibi sordunuz. Benim aristokratik bir yapının sınırları dahilinde hermetik bir oluşumdan filan haberim yok yani.

İnternet, yazarlar ve okuyucular arasında günlük iletişimi kurmak için, yazarlara okuyucuların karşısından seslenmek için bir imkân veriyor. Blog kullanan, twitter’da hesapları olan yazarlar olduğunu biliyoruz. Bu okur-yazar ilişkisini nasıl değiştiriyor? Bu değişimden memnun musunuz?
Blog’um, kişisel sitem, Facebook ya da Twitter hesabım yok. Mail adresim var. İnternet, elbette bazı kolaylıklar getiriyor. Okur ile yazarın konuşması, yazışması bence mubahtır. Arada bir selam alırsın, merhaba dersin.

mentes_1

"Kuramcılardan ziyade romancıların yaklaşımları bana daha ‘besleyici’ veya ‘doyurucu’ geliyor. Milan Kundera, E.M. Forster ya da Ahmet Hamdi’nin sözleri daha berrak ve ilginç."

REFERANSLARIN PEŞİNDE
Kronolojiyi dışlayan metinler kaleme alıyorsunuz. Metinlerinizdeki zaman algısı özellikle ülkemiz edebiyatı için oldukça sıra dışı. Metnin dışına çıkmak, bazen metnin ana gövdesi içindeki açıkları kapatmaktan daha önemli bir hal alıyor sizin için. Çağdaş yazının en önemli unsurlarından biri olan konu dışına sapmadan (digression) örnekler sergilediğiniz Korkma Ben Varım‘ın bazı bölümleri, bahsi geçen tekniğin hakkını veren ama tek başına da “söyleyebilecek çok şeyi olan” hikâyeler barındırıyor. Örneğin “1970′lerde Allah Bizimleydi”, “Sana Dün Kocatepe’den Bir Baktım Aziz İstanbul” ya da Huduni’nin gözünden anlatılan bazı bölümler, ana metinden zaman zaman daha fazla haz verebiliyor. İlerleyen zamanlarda, yukarıda bahsi geçen hikâyeleri onlara özel metinlerde yeniden ele almayı düşünüyor musunuz?

Kronoloji öncelikli değil, bazen dışına çıkarsın, mühim olan zamanın dışına çıkmamak. Evet, bazen hikâye akarken araya başka mevzular alıyorum. Yine de bu parçaların, romanın akışıyla büsbütün ilgisiz olmamasına özen gösteriyorum. Korkma Ben Varım’daki bazı bölümlerden evet daha hacimli metinlere varılabilir. Fakat şimdilik bunu düşünmüyorum.

Arka arkaya sıralanan ilaç isimleri, tiyatro tarihinin önemli oyunlarının peşi sıra zikredilen başlıkları, sigaranın Osmanlı topraklarında takip ettiği dolambaçlı yol, şifalı otların sonu gelmez faydaları gibi daha birçok “ansiklopedik unsur” Korkma Ben Varım‘da yer alıyor. Dünya edebiyatında Raymond Roussel, George Perec, Thomas Pynchon ya da bu hususun iki ayrı uçta yer alan piri Flaubert ve James Joyce tarafından bir metnin en önemli meselesi haline getirilen “ansiklopedizm”, sizin için ne ifade ediyor?
Hayat, bilgisiz yaşanmaz. Roman da bir parça bilgi içerse iyi olur. Ansiklopedist olduğumu düşünmüyorum. Sadece, roman ile bilişsel verinin çeliştiği fikrinde değilim.

“Yıllar yıldırım hızıyla geçiyor.” (Korkma Ben Varım, s. 90), “100 yıl önce” (a.g.e., s.123) gibi zamansal sıçramalar, anlatılarınızda oldukça kıymetli bir yere sahip. Zamanı bir mesele olarak anlatılarınızda ele alıyorsunuz dememiz, bu yüzden çok da yanlış sayılmaz. Zaman zaman bilimkurgunun, ancak postmodern anlamda bir bilimkurgunun sınırlarında dolanmaktan çekinmiyorsunuz. Burada bilimkurgu tanımını kullanmamız ilk anda yadırgatıcı gelebilir size, ama bilimkurgu ile kastımız, Vonnegut, Strugeon, Dick ya da Pynchon’un zaman zaman başvurduğu bir “anlatı zemini” veya “kurgusal bir düzlem”. Sizin için zamanın ele alınış biçiminden ve nedeninden biraz söz edebilir misiniz?
Bilirsiniz, zaman daima aleyhimize işler. Dolayısıyla zamanın ‘akışı’ üzerinde ‘durmak’ gerek. Zaman, vakit, süre, mühlet… bunlar önemli şeyler. Bizi yaşatan ve öldüren etkilerin mecrası. Acemi bir romancı, diyelim ilk defa roman yazmayı deneyen biri, zamanın akışını göstermekte zorlanır. Bu zorluk çoğunlukla kaçınılmazdır. Bir ortamı uzun uzun yazarsın. Sayfalar geçer, zaman geçmez, akşam olmaz. “Yıllar sonra,” hatta “O günün akşamı” diyemez bir türlü. Bu, tipik bir acemilik handikapıdır. Zamanı ilerletip geriletmeyi öğrendiğinizde, romancılık yolunda bir adım atmış olursunuz.

Korkma Ben Varım‘da birden fazla kez adı, örtük göndermelerden ziyade net biçimde zikredilen Oğuz Atay’ın ve Oğuz Atay romanının sizin kişisel okurluk deneyiminizdeki yeri nedir? Ve bu yerin okurluktan romancılığa geçişte sizin için taşıdığı önem nedir?
Aslında, Oğuz Atay benim yazarlığıma doğrudan etkisi, katkısı olmuş bir yazar değil. Ciddiyim. Oğuz Atay’ın erken, 43 yaşında ölmüş olması beni hep üzmüştür. Ömrü vefa etseydi, mesela bir 50 yıl daha yaşasaydı, neler yazardı acaba? İşte beni bu sorudaki imkânsız ümit cezbediyor. Romanın imkânlarını kısmen genişletmiş, yazarın evrenini işin içine katmada, en azından üslup itibariyle, çekincesiz bir tutum benimsemiş, enteresan bir yazar Oğuz Atay. Onun adı anılınca hemen dile getiriliveren ironinin, biraz fazla sitem içerdiğini düşünmüşümdür. Ben o kadar sitemkâr değilim. Fakat tabii böyle şeyleri tam bilemeyiz. Yazı serüveni, hakikaten çok fazla değişken içerir.

Genellikle yazarların (ya da yönetmenlerin) yapıtlarının temelini oluşturan esin kaynakları, yapıtlarının içerisinde yer alan göndermelerden, üslup dalgalanmaları gibi “imalar”dan eleştirmenler tarafından -kah doğru kah yanlış- çıkartılır. Ancak Lars Von Trier gibi bazı sıradışı yaratıcılar böylesi çetrefil yollara veya imalara hiç bulaşmadan anlatılarının esin kaynaklarını tek tek kendilerine sorulduğu takdirde sıralayabilirler. İkinci grubun varlığından kuvvet alarak soracak olursak: Dublörün Dilemması ve Korkma Ben Varım’ ın esin kaynakları nelerdi?
Perec de benzer bir liste yayınlamıştı. Fakat inanın benim öyle bir listem yok. Oysa keşke. Yok yani. Esinlenmek, benim yönelişimin bir parçası değil. Gelgelelim, etkilenmeye açık biriyim. Dahası, etkileyici anlatıların takipçisiyim. Herkes öyle değil midir? Bizi etkilemeyen bir metni niye okuyalım?

“Yazmak yeniden yazmaktır.” diyen Robert Musil’in de aralarında bulunduğu durmadan yıkıp yeniden inşa edenler safında mısınız, yoksa yazmanın hazzını bir netice olarak tamamlanmış metnin yerine koyanlar safında, yani bu sonu gelmez çekişmenin Boris Vian kanadında mısınız?
Yo, yeniden yazanlardan değilim. Yavaş da yazsam, hızlı da, genellikle bir kerede yazarım. “Sonra düzeltirim, toparlarım” diye düşünmem. Boris Vian, Kurt Vonnegut gibiyim, o bakımdan yani, eğer bir anlamı varsa gerçekten bunun.

Artık okurların zihninde “Murat Menteş romanı” dendiğinde oldukça net bir fikir beliriyor. Dublörün Dilemması ve Korkma Ben Varım farklı kanallardan beslenen bir Murat Menteş üslubunun varlığını ortaya koyan ve bunu sağlamlaştıran iki roman. Peki ama bundan sonrası için kendinizi tekrar etmek ya da oluşan okur beklentisini karşılayamamak gibi endişe ve problemlerle zihniniz meşgul oluyor mu? Apayrı bir dille bambaşka meseleleri ele almayı düşünüyor musunuz? Bir ayrıksılığın peşine bundan sonra düşme ihtimaliniz var mı?
Yok. Artık rahatım. Üslubumu değiştirme niyetinde değilim. Kimileri, kısmet olur da üçüncü romanım çıkarsa “Bu adam da hep aynı tarzda yazıyor” diyecektir. Böylesi sığ ve budalaca yargılardan kaçınamayız. Korkma Ben Varım’ı yazarken, dediğiniz gibi, “Acaba bu defa aynı kıvamı tutturabilecek miyim?” sorusunun eşlik etitği bir gerilim yaşadım. Fakat bundan sonra, benzer bir problemle uğraşmam gerekmeyecek, o belli oldu. Üslup değişikliğine tümüyle kapalı da değilim. Kaldı ki, tamamiyle farklı bir üslupta yazmayı düşündüğüm bir roman da var. Yine de, üslubumdan memnunum aslında. Immm, nasıl desem, zaten benim üslubum, sürprizli olay akışı ve anlatıma dayanıyor, büyük ölçüde. Okurun sabrını sınama riskine pek girmeden ilerliyorum yani.

Çağdaş edebiyatımızın nevi şahsına münhasır yazarlarından Murat Uyurkulak ve Hakan Günday’ı tesiri altına alan Louis Ferdinand Celine ve Gecenin Sonuna Yolculuk hakkındaki düşüncelerinizi bizimle paylaşır mısınız?
Celine, Gecenin Sonuna Yolculuk’u 1932’de yazmıştı. Yani, 2. Dünya Savaşı henüz patlamadan önce. Celine, hiç kuşkusuz, çağının, çağımızın ruh hastalıklarını müşahede etmiş, teşhis etmiş bir yazardır. Bilirsiniz edebiyat sınıf çatışmasını Marx’tan, bilinçaltını Freud’dan önce gündeme getirmiştir. Ferdinand Bardamu; 20. yüzyıldaki epidemik delilik ve kitlesel ölümler karşısında anonimleşen, manasızlığa sürüklenen insanın trajedisini üstleniyor. Bu, gözardı edilemeyecek, baştan savılamayacak bir insanlık durumu. Dürüstlüğünüz, kurnazlığınıza ağır basıyorsa, Celine’i daha kolay benimsersiniz. “Kötü olan hayat değil, hayatı oluşturan şeyler” filan der mesela. Veciz ifadeleri severim ben. “Asıl yenilgi unutmaktır,” der “özellikle de seni neyin geberttiğini unutmak.” Edebî metinlerin, hakikaten insanda ezberleme isteği uyandırması gerektiğini düşünüyorum. Bu arada Celine; Hemingway, Vonnegut, Bukowski gibi birçok yazarı az çok etkilemiştir.

Edebiyatçılar genellikle çağdaşı oldukları yazarlardan ne alıntı yapmaktan ne de birbirleri hakkında olumlu sözler sarf etmekten hazzederler. Korkma Ben Varım’da Murat Uyurkulak’tan hem bir alıntı hem de kitabın arka kapağında spot bir cümle yer alıyor. Aynı zamanda Afili Filintalar projesinde Uyurkulak yine bulunuyor. Murat Uyurkulak’ın romanları hakkındaki fikrinizi alabilir miyiz? Tol ve Har hakkında, romancı gözüyle bir değerlendirme yapmanız mümkün mü?
Murat Uyurkulak, okura itimat telkin eden bir yazar. Bir tek cümlesini okuduğunuzda “Bu yazarın peşinden gidersem kaybolmam” kanaatine varırsınız. Bu çok önemli bir şey. Tol da, Har da sanatsal nitelikler ve üslup açısından çok değerli kitaplar. Bence siyasi ve düşünsel meselelerimizi kavramada ihtiyacımız olan şey, bu edebî enerjidir. Çünkü ifade inceliklerini, dilin imkânlarını tanımadan derinlikli düşünceye ulaşmayı ya da hassas konuları tartışmayı becermek muhaldir. Murat Uyurkulak günümüzün en sağlam yazarlarından biri. Onunla çağdaş olmak, dost olmak bana güven ve sevinç veriyor. Sanat eserinin belirgin vasıflarından biri de, özetlenemez, hatta son tahlilde uyarlanamaz oluşudur. Bu yüzden internette dolaşan roman özetleri, romanlardan uyarlanan filmler ya da dili sadeleştirilen kitaplar bir bakıma törpülenmiş, tahrif edilmişlerdir. Eleştirinin de spekülatif yönü, sanatın bu özelliğinden kaynaklanır. Sanat eseri, eleştirisinin üstüdedir. Hep, daima. Murat Uyurkulak, romanlarını bu sanatsal dokunulmazlıkla teçhiz etmiş bir romancı. Dolayısıyla, Türk okurunu bu genç ustayla doğrudan yani romanlarını okuyarak tanışmaya davet ediyorum. Ha, bir de, Uyurkulak, eseriyle okur arasına girmekten geri duran bir yazar. Özellikle Har’da, üslup yazarın icraatı değil de kitabın doğal varlığının parçası gibidir. Dahası, hayranlık duymadan kitabın bir sayfasından diğerine geçemezsiniz.

  1. Azad Zeydi diyor ki:

    Kitap gibi bir röportaj olmuş.

    Kitabını özlediğimi hissettim bir an. Ama şöyle bir durum var: o yazmayacak, ben onu okuyacağım.

    Dilinize sağlık.

  2. Ertekin Akpınar diyor ki:

    Murat, Murat’tır. Yergüzüne gönderilmiş bir kahin bir keşiştir o. Sözcüklerin dünyasında dolaşırken hepimizin aklını başında bilir. İyi bir dost, sağlam bir kalemşör, sıkı bir ruh dostu her zaman olabilir. Murat, Murat’tır.

    Diyelim bir pazarda dolaşıyoruz iki kasanın üzerine çıkmış bağıran bir adamdır o. Diyelim sessiz odalarımızda bir kitap okuyoruz orada kütüphaneden bir kitabın arasından bağıran sestir. Diyelim ıssız bir gece yola duştük o soğukta dostluğun sıcaklığını hissederek bu hayatta yaşacağımız bir alim’dir.

    İyi ki hep var. Murat, Murat’tır be…

    İki roman değil (ki başka denemeleri de vardır)on iki roman beklemek hakkımız sadık oyucuları olarak. Murat, Murat’tır çünkü. Ruh arkaşıdır dostlarıyla. Yeryüzünün en derinlerinde diplerinde bir mücehverle uğraşır. O, Murat’tır.

    Biliyorum Bunlar. Bir gün bir kahin bana bunları söylemişti çünkü…

Yorum yapın