abonelik: yazılar | yorumlar

‘Çoğunluk’ Mertkan’ın gözyaşlarını görmüyor Hem muhalif hem muktedir

Annemi Öldürdüm

1 yorum

annemioldurdum_0

Genç yönetmen Xavier Dolan’ın ilk film Annemi Öldürdüm, iyice daralıp aile kurumunun kendisini sorunsallaştırmadan, iki kişi arasındaki çatışmanın günlüğü biçimini alıyor. Ne annelik üzerine ne de genel olarak ana-oğul ilişkisi üzerine yeterince düşünebiliyor. Çıkış noktası olan ergen duygusallığından fazla uzaklaşamadan, klişeler içine gömülü kalıyor.

Eğer gizdökümcü (confessional) şiir gibi bir gizdökümcü ya da itirafçı sinemadan bahsedebiliyor olsaydık, Xavier Dolan’ın ilk filmi Annemi Öldürdüm’ü (J’ai tué ma mère, 2009) bu kategoriye sanıyorum rahatlıkla sokabilirdik. En kısa şekilde özetlemek gerekirse anne-oğul arasındaki aşk-nefret ilişkisini kendine konu yapan bu film, genç (lafın gelişi değil, gerçekten genç) yönetmen Xavier Dolan’ın dönüp, kendisine pek de uzak olmayan ergenliğine yönelttiği bakışın bir ürünü. Aslında dönüp bakmak desek de, bu film tam da ergenliğin en çetrefil zamanlarında yazılmış bir senaryoya dayanıyor yani dönüp bakılan değil, içinden konuşulan bir ergenlik ruh hali, bu tür bir karamsarlık ve toyluk var filmde. Zaten filmi de, ister istemez yönetmenin yaşını aklımızın bir köşesine yazarak izliyoruz: “Bu izlediğin 20 yaşındaki bir gencin filmi” uyarısı her an zihnimizin bir köşesinde yanıp sönüyor. Neredeyse film için ikinci bir göz açıyoruz ve ilk bakışın, filmi izlerken yakaladığı zaaflara, kaçınılmaz olarak bu ikinci bakış sayesinde müsamaha gösteriyoruz.  Aslında yönetmen de bizi bu türlü bir tavır almamız için zorluyor. Film kişisi ve kendisi arasındaki sınırları mümkün olduğunca kaldırarak, bu sınırları kaldırdığından bizi sürekli haberdar ederek (olay akışını bölen video kayıtları), itiraf ederek, yakınarak, günah çıkartarak film kişisi için yaratmaya çalıştığı sempatiyi kendisi üzerine çekmekten geri durmuyor.

Film belli başlı klişelerin üzerinde yükseliyor, bunlar aslında ergenliğin dünyasına ait klişeler. Film de anlatının omurgasını bu klişeleri birbirine ekleyerek inşa ediyor. Kendini özel ya da farklı hisseden genç bir karakter, bu karakterin ailesiyle yaşadığı çatışma, annesiyle kurduğu sevgi-nefret ilişkisi, yaşıtları arasında kendini yalıtılmış hissetmesi, yaşıtlarıyla iletişim kuramadığı için öğretmenlerinden biriyle arasında özel bir bağ geliştirmesi, otoriter bir yatılı okula gönderilmesi vs. Ama Dolan, bütün bu ergenlik klişelerinin çiğliğini ve şiddetini kendine has bir sinema dili içerisinde olabildiğine emmeye çalışıyor. Parçalı, parçalar arasında sanki durup soluk alan, böylece biraz da kendi üzerine düşünen bir anlatı örgüsü var filmin. Bu parçalılık, bol boşluklu kadrajlarla birleşince bizi duygusal karmaşanın içine gömülmekten kurtaran bir mesafe yaratıyor.  Genellikle bir duvar önünde ya tek başına ya da birlikte yan yana oturan karakterleri, çerçevede bırakılan büyük boşlukların da yardımıyla duvarın genişliği ve boşluğu içine kapatılmış gibi görüyoruz. Karakterin yalıtılmışlığını ve yalnızlığını anlatmak için bulunmuş hoş bir biçimsel yöntem. Sahnelerin planlara parçalanması olabildiğine azaltılarak bu duygunun devamlılığı da korunuyor.  Bu şekilde, duygusal gelgitlerin şiddeti bir oranda azaltılıyor ama açıkçası film için bu yeterli olmuyor; çünkü film genişlemiyor, nefes almıyor, hep kendi kapalı dünyasında, ardı arkası gelmeyen itiraflarla sayıklamaya devam ediyor.

annemioldurdum_1

Film kendi dar alanına sıkışıyor çünkü Dolan kendi bakışına ironik bir mesafe alamıyor.

İlk problem, anne-oğul arasında filmin merkezine oturan esas antagonizmanın, çoğu zaman anlaşılamadan havada kalması. Film içinde belli ipuçları veriliyor ama gene de bu çatışma ne kadar kazarsak kazalım bir ergenlik hezeyanından daha fazlasını içinde barındırmıyor. Daha ilk sahneden itibaren oğlun bakışı (yavaş çekimdeki kahvaltı sahnesi; o sahnenin özellikle yavaş çekim olması özdeşleşmeyi kolaylaştırıyor) içine kapatılıyoruz ve sebepleri belirsiz verili bir çatışmanın içinde taraf kılınıyoruz. Anne ve oğul arasındaki kavganın sebebi ne? Oğlun eşcinselliği mi? (Sebebin bu olmadığı çok açık.) Annenin kaplan desenli aksesuar ve kıyafetlere duyduğu sevgi mi? Annenin solaryumda bronzlaşması mı? Onun itici arkadaşları mı? Bunların hepsi, gerçek sebep değil ama birer gösteren. Anne gerçekten de çirkin kıyafetler giyen zevksiz ve duyarsız bir kadın, gene de oğlu, kendisini biraz anlayabilse onu sevmeye hazır. Yani oğul sırf özel olduğu ve “hassas bir sanatçının” duyarlığına sahip olduğu için annesi tarafından ne yazık ki anlaşılamıyor. Bir de öte yanda ideal olarak sergilenen başka bir anne-oğul ilişkisi koyulunca bütün mesele Hubert ve Chantale arasına kapatılmış oluyor. Film burada iyice daralıp aile kurumunun kendisini sorunsallaştırmadan, iki kişi arasındaki çatışmanın günlüğü biçimini alıyor. Ne annelik üzerine ne de genel olarak ana-oğul ilişkisi üzerine yeterince düşünüyor. Çıkış noktası olan ergen duygusallığından fazla uzaklaşamadan, klişeler içine gömülü kalıyor.

annemioldurdum_2

Yarattığı kurmaca karakter ve kendisi arasındaki makası iyice daraltan, hatta bu sınırı olabildiğine ortadan kaldıran Dolan, kendine ve annesiyle ilişkisine belli bir mesafe alamadığı için filmine güç kaybettirirken, sinemasal anlatının kendine has doğasını tamamen göz ardı etmediği için de burada bahsetmeye değer bir film ortaya çıkarıyor.

Film kendi dar alanına sıkışıyor çünkü Dolan kendi bakışına ironik bir mesafe alamıyor. Açıkçası Dolan, kendi ergenlik hezeyanlarını fazla ciddiye alıyor. Dolan’ın düşünceli duraklamaları, filmi duygusal bir bulamaç olmaktan kurtarsa da kendi üzerine açıklıkla ve ferahlıkla düşüneceği bir mesafeyi ona sağlamıyor, yani film bir ilişkinin teşrihinin yerine teşhirini yapıyor. Ana oğul ilişkisi gibi çetrefil ve önemli bir meselenin dağınık pek çok ucunu ezerek, onu neredeyse iyi anne/kötü anne meselesine indirgiyor. Neredeyse diyoruz; çünkü hikâyenin ve karakterlerin büyük oranda Dolan’ın deneyimlerinden beslenmesi ve anlaşıldığı kadarıyla Dolan’ın kendi deneyimlerine ortalama bir ergenden daha açık olması sebebiyle anne karakteri, itirafların üzerinden akıtılacağı bir dolgu malzemesi olmaktan kurtarılarak kanlı-canlı bir insan haline geliyor. Zaten filmi içinde barındırdığı bütün klişelere rağmen vasatlıktan kurtaran da annenin iyi çizilmiş bir karakter olması.

Dolan’ın bu teşhirci ve itirafçı tavrı, bizi kaçınılmaz olarak kendi biyografisine götürse ve ekrandaki karakterin, onun alter-egosu olduğunu düşünmemize sebep olsa da, karşımızdakinin bir film olduğunu unutmamamız gerekiyor. Yarattığı kurmaca karakter ve kendisi arasındaki makası iyice daraltan, hatta bu sınırı olabildiğine ortadan kaldıran Dolan, kendine ve annesiyle ilişkisine belli bir mesafe alamadığı için filmine güç kaybettirirken, sinemasal anlatının kendine has doğasını tamamen göz ardı etmediği için de burada bahsetmeye değer bir film ortaya çıkarıyor.

Genç yönetmen Xavier Dolan’ın ilk film Annemi Öldürdüm, iyice daralıp aile kurumunun kendisini sorunsallaştırmadan, iki kişi arasındaki çatışmanın günlüğü biçimini alıyor. Ne annelik üzerine ne de genel olarak ana-oğul ilişkisi üzerine yeterince düşünebiliyor. Çıkış noktası olan ergen duygusallığından fazla uzaklaşamadan, klişeler içine gömülü kalıyor.

Eğer gizdökümcü (confessional) şiir gibi bir gizdökümcü ya da itirafçı sinemadan bahsedebiliyor olsaydık, Xavier Dolan’ın ilk filmi Annemi Öldürdüm’ü (J’ai tué ma mère, 2009) bu kategoriye sanıyorum rahatlıkla sokabilirdik. En kısa şekilde özetlemek gerekirse anne-oğul arasındaki aşk-nefret ilişkisini kendine konu yapan bu film, genç (lafın gelişi değil, gerçekten genç) yönetmen Xavier Dolan’ın dönüp, kendisine pek de uzak olmayan ergenliğine yönelttiği bakışın bir ürünü. Aslında dönüp bakmak desek de, bu film tam da ergenliğin en çetrefil zamanlarında yazılmış bir senaryoya dayanıyor yani dönüp bakılan değil, içinden konuşulan bir ergenlik ruh hali, bu tür bir karamsarlık ve toyluk var filmde. Zaten filmi de, ister istemez yönetmenin yaşını aklımızın bir köşesine yazarak izliyoruz: “Bu izlediğin 20 yaşındaki bir gencin filmi” uyarısı her an zihnimizin bir köşesinde yanıp sönüyor. Neredeyse film için ikinci bir göz açıyoruz ve ilk bakışın, filmi izlerken yakaladığı zaaflara, kaçınılmaz olarak bu ikinci bakış sayesinde müsamaha gösteriyoruz. Aslında yönetmen de bizi bu türlü bir tavır almamız için zorluyor. Film kişisi ve kendisi arasındaki sınırları mümkün olduğunca kaldırarak, bu sınırları kaldırdığından bizi sürekli haberdar ederek (olay akışını bölen video kayıtları), itiraf ederek, yakınarak, günah çıkartarak film kişisi için yaratmaya çalıştığı sempatiyi kendisi üzerine çekmekten geri durmuyor.

Film belli başlı klişelerin üzerinde yükseliyor, bunlar aslında ergenliğin dünyasına ait klişeler. Film de anlatının omurgasını bu klişeleri birbirine ekleyerek inşa ediyor. Kendini özel ya da farklı hisseden genç bir karakter, bu karakterin ailesiyle yaşadığı çatışma, annesiyle kurduğu sevgi-nefret ilişkisi, yaşıtları arasında kendini yalıtılmış hissetmesi, yaşıtlarıyla iletişim kuramadığı için öğretmenlerinden biriyle arasında özel bir bağ geliştirmesi, otoriter bir yatılı okula gönderilmesi vs. Ama Dolan, bütün bu ergenlik klişelerinin çiğliğini ve şiddetini kendine has bir sinema dili içerisinde olabildiğine emmeye çalışıyor. Parçalı, parçalar arasında sanki durup soluk alan, böylece biraz da kendi üzerine düşünen bir anlatı örgüsü var filmin. Bu parçalılık, bol boşluklu kadrajlarla birleşince bizi duygusal karmaşanın içine gömülmekten kurtaran bir mesafe yaratıyor. Genellikle bir duvar önünde ya tek başına ya da birlikte yan yana oturan karakterleri, çerçevede bırakılan büyük boşlukların da yardımıyla duvarın genişliği ve boşluğu içine kapatılmış gibi görüyoruz. Karakterin yalıtılmışlığını ve yalnızlığını anlatmak için bulunmuş hoş bir biçimsel yöntem. Sahnelerin planlara parçalanması olabildiğine azaltılarak bu duygunun devamlılığı da korunuyor. Bu şekilde, duygusal gelgitlerin şiddeti bir oranda azaltılıyor ama açıkçası film için bu yeterli olmuyor; çünkü film genişlemiyor, nefes almıyor, hep kendi kapalı dünyasında, ardı arkası gelmeyen itiraflarla sayıklamaya devam ediyor.

İlk problem, anne-oğul arasında filmin merkezine oturan esas antagonizmanın, çoğu zaman anlaşılamadan havada kalması. Film içinde belli ipuçları veriliyor ama gene de bu çatışma ne kadar kazarsak kazalım bir ergenlik hezeyanından daha fazlasını içinde barındırmıyor. Daha ilk sahneden itibaren oğlun bakışı (yavaş çekimdeki kahvaltı sahnesi; o sahnenin özellikle yavaş çekim olması özdeşleşmeyi kolaylaştırıyor) içine kapatılıyoruz ve sebepleri belirsiz verili bir çatışmanın içinde taraf kılınıyoruz. Anne ve oğul arasındaki kavganın sebebi ne? Oğlun eşcinselliği mi? (Sebebin bu olmadığı çok açık.) Annenin kaplan desenli aksesuar ve kıyafetlere duyduğu sevgi mi? Annenin solaryumda bronzlaşması mı? Onun itici arkadaşları mı? Bunların hepsi, gerçek sebep değil ama birer gösteren. Anne gerçekten de çirkin kıyafetler giyen zevksiz ve duyarsız bir kadın, gene de oğlu, kendisini biraz anlayabilse onu sevmeye hazır. Yani oğul sırf özel olduğu ve “hassas bir sanatçının” duyarlığına sahip olduğu için annesi tarafından ne yazık ki anlaşılamıyor. Bir de öte yanda ideal olarak sergilenen başka bir anne-oğul ilişkisi koyulunca bütün mesele Hubert ve Chantale arasına kapatılmış oluyor. Film burada iyice daralıp aile kurumunun kendisini sorunsallaştırmadan, iki kişi arasındaki çatışmanın günlüğü biçimini alıyor. Ne annelik üzerine ne de genel olarak ana-oğul ilişkisi üzerine yeterince düşünüyor. Çıkış noktası olan ergen duygusallığından fazla uzaklaşamadan, klişeler içine gömülü kalıyor.

Film kendi dar alanına sıkışıyor çünkü Dolan kendi bakışına ironik bir mesafe alamıyor. Açıkçası Dolan, kendi ergenlik hezeyanlarını fazla ciddiye alıyor. Dolan’ın düşünceli duraklamaları, filmi duygusal bir bulamaç olmaktan kurtarsa da kendi üzerine açıklıkla ve ferahlıkla düşüneceği bir mesafeyi ona sağlamıyor, yani film bir ilişkinin teşrihinin yerine teşhirini yapıyor. Ana oğul ilişkisi gibi çetrefil ve önemli bir meselenin dağınık pek çok ucunu ezerek, onu neredeyse iyi anne/kötü anne meselesine indirgiyor. Neredeyse diyoruz; çünkü hikâyenin ve karakterlerin büyük oranda Dolan’ın deneyimlerinden beslenmesi ve anlaşıldığı kadarıyla Dolan’ın kendi deneyimlerine ortalama bir ergenden daha açık olması sebebiyle anne karakteri, itirafların üzerinden akıtılacağı bir dolgu malzemesi olmaktan kurtarılarak kanlı-canlı bir insan haline geliyor. Zaten filmi içinde barındırdığı bütün klişelere rağmen vasatlıktan kurtaran da annenin iyi çizilmiş bir karakter olması.

Dolan’ın bu teşhirci ve itirafçı tavrı, bizi kaçınılmaz olarak kendi biyografisine götürse ve ekrandaki karakterin, onun alter-egosu olduğunu düşünmemize sebep olsa da, karşımızdakinin bir film olduğunu unutmamamız gerekiyor. Yarattığı kurmaca karakter ve kendisi arasındaki makası iyice daraltan, hatta bu sınırı olabildiğine ortadan kaldıran Dolan, kendine ve annesiyle ilişkisine belli bir mesafe alamadığı için filmine güç kaybettirirken, sinemasal anlatının kendine has doğasını tamamen göz ardı etmediği için de burada bahsetmeye değer bir film ortaya çıkarıyor.

  1. Çağan Irmak’ın son filmi Karanlıktakiler ise, Gray’in anlattığından farklı bir ana oğul hikayesi işliyor. Eski İstanbullu bir ailenin kızı olan Gülseren evinden dışarı çıkmayan ve tüm hayatını oğlunun üzerine kurmuş bir kadın. Egemen ise annesinin delilikleri ile eski evlerinde nerdeyse bir cehennem hayatı yaşamakta. Nefes alabildiği tek yer ofis boy olarak çalıştığı reklam ajansı. Reklam ajansı sahibi olan Umay’a ilgi duyan Egemen, hislerini hiçbir şekilde ifade edememekte. Hikayenin başlangıcında gerilim tonuyla başlayan film, Çağan Irmak’ın duygusallığına yenilerek ilerleyen bölümlerde belirgin bir biçimde ton değiştiriyor. İletişim kurma konusunda çok zayıf olan, 30′lu yaşlarında olsa da hala çocuk kalabilmiş Egemen’e karşı yoğunlaşan ilgi, düğüm bölümünde birden farklı bir yöne kayıyor. Duygusal seyircilere hitap edebilmeyi oldukça iyi bilen Irmak burada da hikayenin ton değiştirmesine karşın, seyircinin dikkatini kısa kesmiyor.

Yorum yapın