abonelik: yazılar | yorumlar

Hem muhalif hem muktedir Geçmiş bizi özgürleştirir mi?

Acının topografyası

0 yorum
1

Tehlikeli beyaz sakıncaya rağmen, Steve McQueen’in son eseri 12 Yıllık Esaret kölelikle ilgili bugüne kadar yapılan en sert, en gerçek belgelerden, kusursuz ifşalardan biri, belki de birincisi.

Steve McQueen, üçüncü uzun metrajında Amerika’nın kölelikle, ırkçılıkla yüzleşmesini tamamladığı, üstelik bunu siyahi bir başkanla taçlandırdığı bir dönemde köleliği tekrar gündeme getiriyor. 12 Yıllık Esaret’te (12 Years a Slave, 2013) gerçek bir hikâye, gerçek bir karakterle karşı karşıyayız.

Senaryosunu John Ridley’in yazdığı 12 Yıllık Esaret, Solomon Notrhup’un 1853 tarihli aynı isimli hatıratına, özgür bir adamken birden cehenneme düştüğü günleri kaleme aldığı hatıralarına dayanıyor. McQueen, insanlığın en büyük utançlarından olan dönemi şiddet dozu yüksek, tam da bu yüzden temsil değeri eşsiz bir şekilde beyaz perdeye aktarıyor.

Hikâyeyi görselleştirirken karakterlere ve onları canlandıran oyunculara McQueen’in verdiği önem, diğer filmleriyle birlikte ele alındığında 12 Yıllık Esaret’te daha fazla öne çıkıyor. Solomon’u canlandıran Chiwetel Ejiofor sadece sergilediği eşsiz performansıyla değil, McQueen’in yüzünün hatlarında, gözlerinin derinliklerinde gezen kamerasıyla hikâyenin aktarımının en temel anahtarı oluyor. Açlık’ta (Hunger, 2008) bile isteye kendini tüketme iradesi gösteren, Utanç’ta (Shame, 2011) tükenmenin girdabından çıkamayan unutulmaz rolleriyle aklımıza kazınan Michael Fassbinder (Edwin Epps) ise bu kez nefretin ve yok etmenin aktörü olarak karşımıza çıkıyor. McQueen kendi kelimeleriyle oynuyor, bunun tadını çıkarıyor.

Beden

12 Yıllık Esaret için ilk bakışta yapılacak en temel değerlendirme şu olmalı: Steve McQueen yine beden üzerinden bir dil inşa ediyor. (Bkz. Açlık yürek ister) Ama acele etmeyelim. Kendisi “beden”i duyar duymaz buna itiraz ediyor: “Ne var bunda? Her filmde bedenler kullanılmaz mı?” Ancak biraz izahtan sonra rahatlıyor ve “bedenselliğin” ön plana çıktığını kabul ediyor: “Evet, fiziksellik, beden – belki de sanat bedendir, gibi. Sanırım bu doğru.”

McQueen “doğru” derken de “sanırım” kaydını koyarken de haklı, bu kesin. “Doğru”, çünkü tükenen bedenler hiç olmadığı kadar yoğun bir şekilde karşımızda durur. Çünkü basit bir bilgi vermez beden bu filmlerde, aktarımın bizzat kendisine dönüşür. Açlık’ta bir IRA savaşçısının hapse girdiğini ve acı çektiğini anlatmaz örneğin, ölüme doğru giden bedendeki yaralar devlet zulmünün tastamam bir temsilidir. Utanç’ta içe kıvrılan kendini yok etmeye kilitlenmiş ıztırabın bir remzidir beden.

12 Yıllık Esaret’te ise acının ve utancın eksiksiz bir metni olarak karşımıza çıkıyor beden. Solomon’un ve diğer siyahların maruz kaldığı linç, aşağılama, işkence çıplak bırakılan bedenlerde, diş kontrolü yapılan açık ağızlarda, aralıksız açılan kırbaç yaralarında kendini gösteriyor. Ama en çok Patsey’nin (Lupita Nyong’o) bedeninde. Filmin baştan sona anlatmak istediği hikâyenin ta kendisidir Patsey’nin bedeni: Aralıksız sömürünün, işkencenin, tecavüzün hikâyesi.

3

Cehennemde 12 uzun dakika

McQueen’in yukarıda sözlerini alıntıladığım röportajındaki “sanırım” kaydını özellikle vurguluyorum. Zira söyleşi boyunca ketum bir adamla karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Bir türlü kendi tam açmayan, içinde sürekli bir şeyleri tutan bir adamla. Filmlerinin de bir yönüyle ve bir yere kadar aynı ketum tavırdan nasibini aldığını söyleyebiliriz – kendisinin buna da itiraz edeceğini göze alarak. Anlatıların içeriği bakımından her üç filminde de ıztıraplarını paylaşmayan, dertlerini bir türlü anlatamayan karakterler görüyoruz. Fakat bu tavır sinemasal anlatım bakımından McQueen’in filmlerine dair olumlu anlamda bir imzaya dönüşüyor. McQueen kelimeye, sese, olaylar silsilesine değil, odağı uzun, usul ve sessiz ayrıntılara kaydırıyor. Özellikle kesintisiz uzun planlarda bu tavır zirveye ulaşıyor ve filmin kusursuz bir özünü, özetini oluşturuyor.

12 Yıllık Esaret’te bu bakımdan iki uzun ve kusursuz sahne mevcut. İlki Solomon’un ölümle hayat arasında kalakaldığı boynuna ip geçirilerek ağaçtan sallandırıldığı sahne. Parmak uçlarıyla yere basmaya çalışan bir yandan da boğulmamak için çırpınan Solomon’u izlerken seyirci için kaçış yoktur. Acı, sayıklama, boğulma, inleme, tıkanma, korku… Solomon’un yaşadığı ne varsa seyircinin eksiksizce alımlaması, belleğine noksansız bir şekilde işlemesi için verilen bir süredir bu. Dehşetengiz bir süre.

Burada seyirciyi delip geçen dehşet iki yerden gelir. Biri doğrudan Solomon’un çektiği acıdan. İkincisi ise daha şedid: Solomon’un tam arkasında sürüp giden hayat. Taze bir rüzgarın estiği, manolya kokularının arasında yaşanan kanıksanmış bir cehennem.

Fiziksel şiddetin en yoğun yaşandığı, Patsey’nin ölümüne kırbaçlandığı, vücudundan kopan et parçalarının etrafa yayıldığı ikinci uzun sahne bile yoğunluk olarak bu noktaya erişemiyor. Kanıksanmış çaresizlik kadar dayanılması güç bir acı yok.

4

Beyaz sakınca

Filmin en sakıncalı tarafı Brad Pitt’in dahli. Siyasal olarak öyle riskli bir eklemlenme ki bu, bütün bir projeyi farklı bir konuma sokabilir. Brad Pitt filmde köleliği eleştiren bir marangoz ustası olan Bass’i canlandırıyor. Bass, sarı saçlarıyla, zulme itirazı ve Solomon’un kurtuluşuna vesile olmasıyla mesiyanik bir figürü andırıyor. Üstelik Pitt’in filme dahli bununla da sınırlı değil. Pitt (Plan B Entertainment), filmin en büyük yapımcılarından biri. Böylelikle bu girişim, tıpkı aşkı Angelina Jolie gibi, yardımsever Pitt’in karakterini besleyen bir projeye dönüşüyor. Hatta filmde Bass’in Solomon’a söylediği, “Çok ilginç bir hikâyen var… Tabii olumsuz anlamda söylüyorum.” ifadesi fazlasıyla manidar: Beyaz kurtarıcının lapsus ânı.

Bu tehlikeli sakıncaya rağmen, 12 Yıllık Esaret kölelikle ilgili bugüne kadar yapılan en sert, en gerçek belgelerden, kusursuz ifşalardan biri, belki de birincisi. Ne Patsey’nin ıztırabı ne de Solomon’un kaskatı bir acıyı saklayan gözlerle dimdik bize yönelttiği bakışlar unutulacak cinsten değil.

Yorum yapın