Dalga dalga faşizm

Tehlikeli Oyun, acı bir ironik tutumla “içimizdeki faşizm”e atıf yapmasıyla önemli ama mevcut söylemi kıramadığı için yenilikçi bir film değil. Faşizme karşı gayet geleneksel bir liberalliği (farklılıklar, hoşgörü, haz, bencillik) vurgulayarak kolaya kaçıyor. Aslında geçmişinden dolayı Almanya’da daha ‘farklı’ bir bakış açısının hâlâ mümkün olmadığını gösteriyor.
Almanya acı vatan
Tehlikeli Oyun, oyun olarak başlayan sıkıdüzen ve totaliterliğin nasıl birden faşizme kayabileceğini gayet ‘seri’ anlatabilen hızlı bir film. Almanya’da geçmesi de elbette manidar. Filmin liseli gençler etrafında dönmesiyle de bu yılın en sağlam filmlerinden Paranoid Park’la birlikte ele alınmasına imkân sağlıyor. Ancak filmin sadece Paranoyak Park’la akrabalıkları yok: Fight Club’dan Battle Royale’e, Ölü Ozanlar Derneği’nden Das Experiment’e; hatta sadece işyerlerinde değil toplumsal her alandaki ‘mobbing’ meselesine, Elliot’ın okulda yaptığı deneylere dek uzanıyor.
Dahası ‘anarşist’ öğretmen Rainer (Jürgen Vogel) üzerinden anarşizm-faşizm yakınlığını da ima ediyor. Her iki siyasal tutumun birbirlerine uzaklığından çok yakınlıklarına dikkat çekiyor (Her ikisinin de Nietzsche’ye atıf yapması tesadüf olmasa gerek!). Filmdeki ‘faşist’lerle anarşitlere baktığımızda sınıfsal, kültürel köken ve yaptıkları açısından aralarında pek fark olmadığı görülüyor zaten.
Proje haftasında anarşi konusunu ‘eski kafalı’ hocaya kaptıran Ramones hayranı (rock, rock, rock’n'roll high school!) anarşist Rainer Wenger ‘otokrasi’ konusunu eğlenceli hale getirmek için bir ‘oyun’ oynamaya karar veriyor. Otokrasinin köken ve kaynakları üzerinde konuşurlarken öğrenciler ‘otokrasi’yi yavaş yavaş yaşamaya başlıyorlar. ‘Rainer’, Herr Wenger olup grubun lideri seçiliyor, öğrenciler konuşmak için ayağa kalkmak zorunda kalıyor, gruba özgü bir ‘işaret’ ve ‘hareket’ yaratıyorlar. Eh, birliğin en önemli kısmı olan isim de bulunuyor: Dalga. Başlangıçta birlik ve beraberlik gayet işe yarıyor. İtilip kakılan, ailesi parçalanmış, “fazla özgür” gençler bu dayanışmadan hoşlanmaya başlıyorlar. Ancak sona doğru işler çığrından çıkıyor.
İlk derste öğrencilerin otokrasi üzerinden yaptıkları tespitler ilginç: ‘Naziler’den dolayı aslında bu konudan fazla hoşlanmıyorlar. Hatta işlemedikleri bir suçun günahını duymaktan rahatsızlar. Ayrıca Nazi korkusundan dolayı ülkenin bir daha faşizme gitmeyeceğinden de gayet emin görünüyorlar. Oysa Rainer’in deneyi yalnızca birkaç değişiklikle faşizmin nasıl ortaya çıkabileceğini değil, faşizmin gündeliğin içinde olduğunu da gösteriyor. Ingebor Bachmann’ın dediği gibi faşizm “iki kişinin bir araya gelmesiyle” başlayıveriyor.
Anarşist öğrenci üniformaya karşı çıkınca Herr Wenger güzel bir soru soruyor: “Peki senin üstündekiler de üniforma değil mi? Belli bir gruptan olduğunu göstermiyor mu?” Dolayısıyla filmin ‘acı’ sonu, öğrencileri (seyircileri de) baştakilerle birlikte başka sorular sormaya davet ediyor: “Almanya’da veya herhangi bir ‘demokratik’ ülkede tekrar faşizm hortlayabilir mi, özgürlükle otokrasinin mesafesi nedir, fazla özgürlüğün handikapları nasıl giderilebilir, tek seçenek liberalizm mi?”

Kaykay ve sutopunun göstergebilimi
Filmde tıpkı Paranoid Park’taki gibi bir kaykay sahası var. Ancak bütün film burada geçmiyor ama Dalga kurulunca burası daha fazla önem kazanıyor. Dalga’nın amblemini ilk kez buraya yapıyorlar, Dalga’dan olmayanları sahaya sokmuyorlar. Alkol, uyuştucu ve eğlence gibi kaykay da öğrencilerin özgürlük sınırlarını gösteriyor.
Rainer’ın aynı zamanda sutopu takımının antrenörü olması Dalga’yı da etkiliyor. Daha önce birlik göstermeyen oyuncular birden “takım halinde” oynamaya başlıyor. Filmin ilk dakikalarında da gördüğümüz gibi tribünler boşken Dalga sayesinde filmin sonunda tıklım tıklım doluyor.
Sona doğru Herr Wenger öğrencilere Dalga hakkında ne düşündüklerini yazmalarını isteyince ortaya çıkan görüşler de önemli. Okulun zengin öğrencisi grubun herkesi eşitlediğini (Beyaz Gömlekler), Türk kökenli Sinan da grupta dil, din, ırk ayrımı olmadığını söylüyor. Dolayısıyla Dalga öğrencilerin ‘serbest’ gündelik hayatlarında aslında birçok baskı unsuruyla (maddi durum, farklı dinden, ırktan olma) karşı karşıya olduklarını gösteriyor. Bu da Dalga’ya neden girmek istediklerini, Dalga’da olmaktan neden hoşlandıklarını açıklıyor.
Ancak oyun olarak başlayan otokrasi faşizme dönerken, dahası otokrasinin gidebileceği tek yer olarak faşizm gösterilirken geriye tek seçenek olarak mevcut düzen mi kalıyor?

Tek yol liberalizm mi?
Filmin sorunlu yanı da bu. Öncelikle faşizm karşısında sadece ‘liberallik’ seçeneğini bırakıyor gibi. Dolayısıyla da kişisel eksende ‘haz’za dayalı bir bireyciliği öne çıkarıyor. Sanki “birlik, beraberlik, dayanışma” kavramları tek başlarına tehlikeli, hatta kötüymüş gibi “bakın, birlik olursanız faşizm doğar” gibi bir vurgu yapıyor. Öğrencilerin yazılarındaki ‘eşitlik’ vurgusu da es geçiliyor. Dalga evet totaliter bir hal almaya başlıyor ama öğrencilerin birlik, dayanışma, eşitlik özlemlerine de atıf yapıyor. Ancak film dayanışma gibi eşitliği de tehlikeli gibi gösteriyor. Üstelik bunları, kendileri de yeterince sakat karakterlerle yapıyor.
Filmin başında kibirli, egoist Karo (Jennifer Ulrich) filmin sonunda handiyse kahraman oluyor. Ailesinin fazla ‘özgürlükçü’ tutumundan rahatsızken birden faşizme karşı tek seçenek buymuş gibi ona sarılıyor. Karo’nun erkek arkadaşı Marco (Max Riemelt) daha ılımlı bir tutumu sergiliyor. Ailesi dağıldığı için Dalga’daki dayanışmadan hoşlansa da hareketin nereye doğru gittiğini egoistliğiyle değil ama sezgileriyle fark ediyor. Rainer’in durumu da ikircikli: Bir yandan bunun bir oyun olduğunu söylerken oyundan (liderlikten) hoşlandığını da belli ediyor.
Böylece film hem liberalizmin hem de faşizmin kökenindeki ‘ego’ya atıf yapıyor. Karo’nun başlangıçtaki tepkisi Marco’nun dediği gibi “kibire, egosuna” dayanıyor. Sadece “herkes gibi” beyaz gömlek giymek istemediği için gruptan uzak duruyor. Rainer de egosuna yenik düşüyor. Okulda sevilmemesinin, devlet üniversitesinde okumasının acısını çıkarıyor.
Dolayısıyla bu tür ‘ego’ vurgusuyla film faşizm eğilimlerinin sadece toplumsal değil, ruhbilimsel yönünü de göstermiş oluyor.
Tehlikeli Oyun, acı bir ironik tutumla “içimizdeki faşizm”e atıf yapmasıyla önemli ama mevcut söylemi kıramadığı için yenilikçi bir film değil. Faşizme karşı gayet geleneksel bir liberalliği (farklılıklar, hoşgörü, haz, bencillik) vurgulayarak kolaya kaçıyor. Aslında geçmişinden dolayı Almanya’da daha ‘farklı’ bir bakış açısının hâlâ mümkün olmadığını gösteriyor.













