abonelik: yazılar | yorumlar

leader
Dalga dalga faşizm Altın Koza Onur Ödülleri Refiğ, Alkor ve Ergün’e

Aleksandra: Savaş Sokurov’a dokunur

0 yorum

Aleksandra

Sokurov bir söyleşisinde Aleksandra ile zamansız bir şekilde savaşın dehşetini anlatmaya çalıştığını ifade ediyordu. Bunu başarıp başaramadığı farklı bakışlara göre değişebilir. Ama kendisinden beklenen bir film değil Aleksandra ve savaş hakkında yeni bir şey söylemiyor.

Alexander Sokurov, Mother and Son (1997) adlı başyapıtından beri uluslararası eleştirmen camiasının gündeminde. İsmini Tarkovski’yle yan yana anmamak ayıptan sayılıyor. Gerçekten de Tarkovski’nin “image”ı zaman üzerinden taçlandırdığı bakış Sokurov’un karelerinde de görülür. Mother and Son hakikaten bir başyapıttır ve bana kalırsa Sokurov’un Tarkovski’yle ilgisini gösteren en güçlü delildir. Ama Moloch (1999), The Sun (2005) gibi filmlerinde Sokurov farklı bir mesele konuşmaya çalışır ve üslup bakımından farklı sahalarda gezinir. Post-sovyet sinemasının, tabii ki arthouse filmlerin en büyük göstergelerinden biri olan tarihi didiklemek Sokurov’un da baş meselelerinden. Bu bakımdan gelenek ve modernizm, yerellik ve Batılılaşma gibi tartışmalar hemen her filminde, fakat özellikle Sokurov’un efsanevi tek planlık filmi Russian Ark’ta (2002) unutulmaz bir tarzda işleniyordu. Peki, Aleksandra’nın (2007) meselesi ne?

Dokunmanın estetiği
Aleksandra’da Sokurov kurşun seslerinden, yaralı askerlerden, gözyaşlarından, isyanlardan arınmış bir görüntü dizisiyle bu sayılanların hepsini birden anlatmak istiyor. Başarıyor mu? Bir bakıma, evet. Tarkovski, “görüntü gizemlidir, müphemdir, çok anlamlıdır” diyordu, “çünkü bir ağaç bile dilsel sistemin bir imidir.” Bu bakımdan tek bir odağa, tek bir görüntüye “dokunurcasına” bakan Sokurov’un kamerası dokunduğu nesnenin bütün izlerini okumaya fırsat veriyor. Aleksandra’nın ellerinin gezindiği torununun askeri üniformasını çok yakından, ilmek ilmek takip eden kamera kumaşa sinen bütün kanı, acıyı, ıstırabı gösteriyor; derinlerde yatan müphemin şifrelerini çözmeye çalışıyor.

Dokunma, yönetmenin diğer filmlerinde de önemli ölçüde yer tutuyor. Bu da boşuna değil. Sokurov, bir yerde hiçbir kelimenin dokunmak kadar derin, içsel, tamamen insana has bir davranışı anlatamayacağını söylüyordu: “Dokunan bir beden, kutsanmış bir gerçekliktir. Çünkü sadece insan bedeninin duyusal hissiyle, onun sıcaklığıyla kişi ruhun mekânına veya ona dair cevaba ait bir fikir edinebilir.” Aleksandra’da dokunma yine bizlerle beraberdir. Askeri üniformaya, askere, oğula, ötekine, kardeşe, düşmana, geçmişe, tarihe, ıstıraba dokunur “anne” Aleksandra.

Aleksandra

Savaşa değmek, değinmek değil

Sokurov, yanılmıyorsam bir söyleşisinde, Aleksandra ile zamansız bir şekilde savaşın dehşetini anlatmaya çalıştığını ifade ediyordu. Bunu başarıp başaramadığı farklı bakışlara göre değişebilir. Ama kendisinden beklenen bir film değil Aleksandra ve savaş hakkında yeni bir şey söylemiyor.

Filmde, dul büyükanne Aleksandra (Galina Vishnevskaya) bir tren yolculuğuyla Grozni’deki Rus birliğinde askerlik yapan torununu ziyarete gidiyor. Buradaki askeri kampta “ana” Aleksandra, oğullarını gözlemliyor, ince ince onları okumaya çalışıyor – yüzlerinden, ellerinden, gözlerinden. Kampın labirentleri arasında kayboluyor. Güneşin altında bunalıyor. Gecenin uykusuzluğunda sızlanıyor, sızıyor, yoruluyor. Toza maruz kalıyor. Bir gün kampın dışına, Grozni’deki pazar yerine gidiyor ve ötekiyle karşılaşıyor, Melike’yle. Ötekinin mekânında dolaşıyor, yıkıntıların arasında. Gençlerin nefret, kadınların garipseyen bakışları arasında. Melike ve Aleksandra arasındaki kısa süreli diyalog ve dostlukla Sokurov bir kardeşlik türküsü söylemeye çalışıyor. Ama Melike, Rusya’daki günlerini özlemle yadediyor. Aleksandra da yeniden, bugünden hoşnutsuzluğunda Melike’yle ortak. Üstelik aynı dili konuşuyorlar, Rusça’yı. Bütün sorun da burada yatıyor esasen. Kardeşlik sadece bu dilin sınırları içinde mi demek istiyor Sokurov? Biz derken, büyük, asıl, asil Rusya’yı, büyük kardeşliği mi kastediyor?

Torunuyla jenerasyonlar arasındaki farklılığı, modernizm tecrübesinin ezip geçtiği bir dönemin harabelerini, bugünü de sorguluyor Sokurov. Aleksandra’nın torunuyla, annenin oğulla diyaloğundaki gerilimle yine geçmişi yadediyor, yanısıra bugüne içerliyor Sokurov. Savaşı hor gösteriyor Aleksandra’nın diliyle: “Tek bildiğiniz yıkmak, yapmayı, inşa etmeyi ne zaman öğreneceksiniz?” Bütün film boyunca hepi topu bu ifade dışında elle tutulur sorumlu bir gösterge yok savaş aleyhtarlığına dair. Filme dair zamansız bir savaş eleştirisi iddiası da Sokurov’un imzasına dönüşen Caspar David Friedrich’i, bence özellikle Turner’ı hatırlatan tablo estetiğindeki kadrajlarını saymazsak güme gidiyor.

Maalesef, savaşın, endişenin tedirgin edici varlığı (Sokurov’dan umduğumuz buydu) yerine çok fazla düz, çok fazla kolaycı görünen bir savaşa ah-vah filminden ötesini sunamıyor Aleksandra.

Yorum yapın