abonelik: yazılar | yorumlar

leader
Cannes: En İyi Yönetmen Ceylan! Yasak Bölge: Bölgeni söyle, kim olduğunu söyleyeyim

Sahi, Dylan nerede?

0 yorum

im-not-there-dylans-reveal.jpg

Dylan’ın kariyerine baktığımızda Amerikan kültüründen beslendiğini söylemek yerine Dylan’ın olumlu ve olumsuz yönleriyle Amerikan Kültürü’nün cisimleşmiş hali, bir “Amerikan metaforu” olduğunu söyleyemez miyiz?

Konvansiyonel biyografi ve ‘ozan’ın hayatı
Beni Orada Arama çoğu kişinin sandığı kadar karmaşık ve yorucu bir film değil. Bir ‘ozan’ın (troubadour) filmi düz bir şekilde anlatılabilir miydi, bilmiyorum. Üstelik film sadece ‘adamın biri’ni değil, Amerikan tarihini anlatma iddiası da taşıyor, ılımlı bir şiirsellikle de bunu başarıyor.

Bob Dylan’ın yaşıyor olması bir handikaptan ziyade bir olumluluk: Zira hâlâ yaşadığına göre Bob Dylan’ı gösteren altı karakterin de eşzamanlı –yoksa zamanüstü mü demeli?- yaşaması, ekrana yansıtılması doğal. Filmin sonunda da söylüyor bunu zaten: “Ben? Bir günde değişebilirim… Uyanıp kalktığımda eminim bir başkası oluyorum… Çoğu zaman kimim, ben bile bilmiyorum… Sanki elinizde dün, bugün ve yarın var… Hepsi aynı yerde…”

Görüldüğü üzere Bob Dylan’ın kendine bakışını sinematografik bir dille anlatmak istemiş Todd Haynes. Üstelik bunu Dylan’ı ‘andıran’ kimlikler üzerinden, hem onu ifade etmek hem de onunla arasına tehlikeli bir ‘mesafe’ koymak için yapmış. Seyrettiğimizin Bob Dylan olup olmadığını bilebiliyor muyuz? Alice Fabian’ın Joan Baez olduğunu? Yoksa Haynes “sanatın tümüyle eğretileme” olduğunu mu söylüyor: Otobiyografik olduğuna göre ‘gerçek’ olması gereken bir kişi bile sanatın düzlemine girer girmez eğriliyor, öteye taşınıyor (metafor), değişiveriyor! Hem de kişiliğinin değişen kaleydoskoplarından birini Rimbaud olarak göstererek: Je est un autre, I is an other…

Tehlikeli olduğu kadar Dylan’a baktığımızda gerekli de bir mesafe bu: Filmi bir otobiyografi olmaktan uzaklaştırıyor uzaklaştırmasına ama aynı zamanda estetik bir nesneye daha fazla yaklaştırıyor.

Filmin sonundan başına gelirsek jenerikte filmin adınının yaşadığı ‘dalgalanma’da da bu değişim, akış, başkalık, çok kişiliklilik kendini belli ediyor: ‘I’m Not There’e gelene kadar öğelerin değişimleri birbiriyle çelişen cümleler meydana geliyor:

I’m here, I’m not her, I’m there, I’m not there…

Böylece film daha en baştan Dylan’ın filmdeki altı farklı süreyerden ‘yalnızca’ birinde olmadığının ipuçlarını verirken ‘hiçbir yerde’ olduğunu da söylüyor. Acaba ‘her’in işaret ettiği nokta filmin büyük bir bölümünü kaplayan Cate Blanchett’i mi ima ediyor?

dmt-notthere-cd1avi_000119320.jpg

Sanatçının bir ülke tarihi olarak hayatı

Doğrusu filmin ilk yarısı belgesel havasıyla Martin Scorsese’nin Bob Dylan belgeselini hatırlatıyor (No Direction Home: Bob Dylan, 2005.)
Ancak ikinci yarıdan itibaren filmin şiirsel anlatımı güç kazanıyor. Özellikle Cate Blanchett’in oynadığı siyah-beyaz sahnelerde düşsel-şiirsel bir anlatım kadar 60’ların estetiği de kullanılmış. Zaten filmin başarılı yanlarında biri de anlattığı her dönemin renk ve atmosferini iyi yansıtması. Ancak film sadece dönemsel renklere veya simgelere (Vietnam denilince ilk akla gelen ‘kendini yakan adam’ görüntüsü gibi) atıf yapmıyor, aynı zamanda Dylan ekseninde Amerikan tarihini de anlatmaya çalışıyor. Üstelik sadece Dylan’ın hayatını (doğ. 1941) da kapsamıyor bu tarih, ‘vahşi batı’ya (Billy The Kid) kadar uzanıyor. Ancak şunu da söylemeliyim: Billy The Kid (Richard Gere) bölümleri tarihsel göndermeleri kadar fantastik –‘Fellini’ mi yoksa? – çerçeveleriyle de dikkati çekiyor.

Bu gerçekle fantastik olanın karışımı, karşılaşması da filmi bir otobiyografi olmaktan kurtarıyor. Filmde ‘gerçek dünya’ kadar bu dünyanın ‘ozan’ın zihnindeki, kalbindeki, ruhundaki yansımalarını da görüyoruz.

Ülke tarihiyle hayatın koşutluğunu Robbie Clark (Heath Ledger) kısımlarında da görüyoruz. Burada nerdeyse boşanmayla sonuçlanan problemli bir evliliğin tek müsebbibi olarak Nixon gösteriliyor (Bu kısımlarda Clark’ın karısı Claire rölünde Charlotte Gainsbourg’u görmek güzeldi –en azından bu satırların yazarı için!)

dmt-notthere-cd1avi_001456480.jpg

Ancak bu abartılı bir gösterge de olsa, Dylan’ın kariyerine baktığımızda Amerikan kültüründen beslendiğini söylemek yerine Dylan’ın olumlu ve olumsuz yönleriyle Amerikan Kültürü’nün cisimleşmiş hali, bir “Amerikan metaforu” olduğunu söyleyemez miyiz?

Bu cisimlenmenin içinde folk müziği de, blues da, rock’n’roll da var; Ginsberg ve Beatniklerle junk kadar Hıristiyanlık ve Vietnam da; Dylan’ın ozanlığı kadar kibri ve umursamazlığı da… Dolayısıyla filmin bir Dylan güzellemesi yerine Dylan’ı gerçek kişiliğinden soyutlayarak, bu soyutlama üzerinden Amerikan kültürüne veya en azından Amerikan müzik kültürüne eğildiğini söylemekte bir sakınca olmasa gerek.

Dolayısıyla film “kim kimdir?” oyununa izin vermek yerine “gerçek kişileri” metaforlara çevirerek –zaten hepsi aynı zamanda birer metafor değil mi?– kişiler üzerinde durmaktansa, popüler kültürden Amerika’ya kadar açılabilecek bir makastaki çağırışımları öne çıkarmak ister gibi. En azından filmi “bu kim, şu kim?” yerine bu düzlemde okumak bir estetik nesne olarak filmin amaçlarına daha uygun. Bunun dışında ‘ısrar’la kimin kim olduğunu öğrenmek isteyenler Scorsese’nin sözünü ettiğim belgeseline bakabilirler.

Yorum yapın