abonelik: yazılar | yorumlar

leader
Sahi, Dylan nerede? İstanbul Modern Sinema Haziran Programı: “Tasarımın Üç Hali” 2

Yasak Bölge: Bölgeni söyle, kim olduğunu söyleyeyim

0 yorum

Yasak Bölge (2007)

La Zona veya Türkçeleştirilmiş haliyle Yasak Bölge (2007) muhtemelen ülke vizyonundan sessiz sedasız geçip gidecek. Oysa, kalabalık vizyonda izlenmeyi hak eden nadide filmlerden biri Yasak Bölge. Niye? Özellikle Türkiye’de de yaygınlaşan kapalı yerleşmeleri ve sınıflar arasındaki ayrışmayı, hatta toplum içindeki bölünmüşlüğü sorguladığı için.


Kapalı yerleşmeler veya ‘gated communities’ bizim çok yakınlara kadar haberdar olmadığımız bir mimari. İkide bir karşımıza çıkan reklamlarında öyle söylenmiyor pek tabii. Kimi zaman hayallerimizle (dream kentler, ideal şehirler, vs.) veya güzel geçmişimizle (kendi nezih mahalleniz, huzur mekânları, vs.) bağlantı kuruluyor bu reklamlarda. Ama illa ki bu mekânların yalıtılmışlığı, şehirden, ‘öteki’ insanlardan, sınıflardan, mekânlardan ayrıştırılması her zaman ön plana çıkarılıyor. Ama şehirden uzaklık için başkasına yakınlaşması gerekiyor: gecekondu ve yoksul mahallelerine. Bu yüzden, örneğin Samandıra veya Sarıgazi’de düşük gelir düzeyine sahip mahallelerin hemen yanıbaşında “dream kentler” bitiveriyor. Mimari olarak bunun çözümü de var: dev duvarlar, teller, kameralar ve özel kolluk kuvvetleri. İşte La Zona, yani Bölge böyle bir kapalı yerleşmenin adı.

Yasak Bölge

Benim Şehrim, Benim Evim, Benim Adaletim
Yasak Bölge, sert bir kontrastla başlıyor. Siyah bir jipin siyah camlarından izleriz bu siteyi ve sakinlerini. Trafik yok, üç beş insan hepsi kendi işinde, mutlu, huzurlu, sakin. Çocuklar okula giderken, aileler gülüşürken, yaşlılar kuş cıvıltıları eşliğinde diğer evcil hayvanlarıyla güneşlenirken. Sonra kamera bir kelebeğin peşine düşer, bu rüya kentin devasa duvarları, tel örgüleri ve güvenlik kameralarının üzerinden geçerek bir gecekondu mahallesini gösterir.

Yüksek duvarlar, tel örgüler, güvenlik kameraları ilk anda bir cezaevi hikâyesi izleyebileceğimiz şüphesine sebep olabiliyor. Evet, Yasak Bölge aynı zamanda bir nevi cezaevi hikâyesi. Peki cezaevi neresi?

Bir yağmurlu gece “öteki” mahalleden bir grup genç Bölge’nin duvarlarının yanında eğlenirlerken orada bulunan büyük billboarda yıldırım düşer ve tabela sitenin duvarlarının üzerine yığılır. Sitede elektrikler kesilir. Güvenlik kameraları çalışmaz. Mahalleli çocuklardan birkaçı ellerinde silahlarla siteye girer. Bir eve girerek soyarlar, ev sahibi kadını öldürürler. Sitedekiler de soyguncuları ve yanlışlıkla özel güvenlikten (yine yoksul, yine başka) birini. Ama asıl hikâye bu hadisenin sonrasında.

Bütün site büyükleri olay yerine gelir. Özellikle ikisi soruşturma yürüten iki polis mi, ya da sitede yaşayan iki polis de hemen ilgilenmek için mi koşuyor zannına kapılıyorsunuz. Oysa alakası yok. Bütün sorun da bu zaten. Yönetmen Rodrigo Plá, başarılı anlatımıyla kapalı yerleşmelerin mekânsal bir tasarımın ötesinde kendi içinde devletleşen bir yapıya dönüştüğünün altını çiziyor. Sitede kalan ve saklanan ‘öteki’ tez buluna diye özel toplantılar düzenliyor site sakinleri. Ve bütün planlamalardan sonra ve “bu nefsi müdafaa” diye geçiştirilen vicdan sorgulamalarının ardından insan avı sezonunu açıyorlar. Bir devlet gibi çalışıyorlar ve özenle işleri yoluna koyuyorlar. Önce pislikler temizleniyor. Yanlışlıkla öldürülen güvenlik görevlisinin ailesine intihar ettiğini, olmadı düzmece sağlık raporuyla, yine olmadı parayla, zaten hep parayla bildirmesi için kendi sorgu odalarında görüşüyorlar, gün gösteriyorlar. Sonra silahlar hazırlanıyor, nöbetler yazılıyor, hatta site sakinlerinin sakin çocukları bile çılgına dönüyor ve onlar da kendilerince silahlanıyor, fantezileriyle yüklü olarak av peşinde koşuyorlar.

Bir kapalı yerleşme kapısı

My World veya “Korkunun Mimarisi”
Kapalı yerleşmelerin paranoyak bir mimari olduğunu görmek zor değil. Girişlerde ve çıkışlarda sıkı güvenlik önlemleri olmasına, kimlik sorulmasına rağmen Bölge’deki orta ve üst sınıf üyelerinin hepsinin evinde ayrıca yeri göğü inleten alarmlar var örneğin. Ama asıl korku ve endişe “dışarı”dan gelebilecek tehlikeler. Yaşar Çabuklu’nun Virgül’de (Nisan, 2008) yayınlanan denemesi “Korkunun mimarisi ve kapalı yerleşmeler” konu hakkında önemli bilgiler sunuyor:

Kapalı yerleşmeler antikçağın ve ortaçağın etrafı duvarlarla çevrili kentlerine benzetiliyor. Ancak aralarında önemli bir fark var: çeşitli toplumsal kesimleri içinde barındıran, heterojen eski kentlerin etrafındaki surlar kenti dış düşmanlara karşı korurken; orta ve üst sınıflardan insanları içinde barındıran, kent merkezlerinden görece uzak yerlere kurulan, sakinlerinin gelir düzeyleri, tüketim alışkanlıkları ve yaşam tarzları itibariyle görece homojen bir görünüm arz eden günümüzün kapalı yerleşmelerinin etrafını çeviren duvarlar site sakinlerini kentteki diğer yurttaşlardan, özellikle yoksullardan, “renklilerden”, “ötekinden” korumayı amaçlıyor. Örneğin, İstanbul’da bulunan Kemer Country’nin bülteninde şu cümle yer alıyor: “Kemer Country’yi şehirden gelebilecek herhangi bir istila  olasılığına karşı korumak için elimizden geleni yapmalıyız.”

Kapalı sitelerde tehlikenin, endişenin, korkunun kaynağı sadece dışarı. Bu yüzden “home office” tasarımları, alışveriş merkezleri ve okullara varana kadar bütün ihtiyaçların site içinde görülmesi için uğraş veriyor proje sahipleri. Yine bu yüzden reklamlarında devamlı bunu vurguluyorlar, “içeri”yi ince ince tanımlamaya, tarif etmeye çalışıyorlar. Örneğin, Ağaoğlu İnşaat kendisini “Yaşam Mimarı” olarak görüyor ve bültenlerinde bunun sürekli altını çiziyor. Kapalılığın ve kesiksiz düzenin tek sorunu olan sıkıntıyı altetmek için sosyal faaliyetlerin “sınırsızlığı”nı vurguluyor. Fakat bundan daha önemlisi “içeriyi” tanımlarken tercih ettiği konsept:

Kentin stresini, karmaşasını taşımayan, ses ve görüntü kirliliğinin etkilerinden uzak, doğayla iç içe, pırıl pırıl, “benim” diyebilecek kadar benimseyeceğiniz yaşam alanları tasarlamayı hedefledik. Ve bu düşünceyle hayata geçirdiğimiz tüm projeleri “My” konseptiyle isimlendirdik.

Şirket, çeşitli bölgelerde inşa ettikleri sitelere “my” ile başlayan isimler veriyor, elbette İngilizce isimler:  My City, My Dream, My Home, My Town, My Country… Yine aynı metnin devamında “My World’ün sınırsız seçenekler dünyasında kendinizi evrensel bir yaşama anlayışı ve felsefesi ile çevrelenmiş bir dünya vatandaşı olarak bulacaksınız!” ifadesi geçiyor ki asıl ayrıştırma, asıl “felsefe” burada saklı. Kimi açık, kimi gizli, bu metinlerde “my world” ile hayal kurabilecek, artık bir kimlik bölünmesine uğramak zorunda kalmayacak (çünkü artık “öteki”ni görmeyecek, onun dilini duymayacak, onun kokusu üzerine sinmeyecek) bir müşteri profili ortaya çıkıyor: Bir dünya -my world- vatandaşı. Ve bu yeni mekân gerçekten bir “cennet”! Cennet çünkü “güvenli”, çünkü “benim”. Benim vurgusu o kadar önemli ki, benim yaşam tarzım, benim ahlâkım, benim fikrime çok rahat uzanabiliyor – siz asıl orada gözlemleyin mahalle baskısını!

görmece

“Yeni Kapitalist Cennet”
J. G. Ballard Süper Kent’te tüm ayrıntılarıyla bu meseleyi sorguluyordu. Ballard eserinde, Range Rover’lar, gözetleme kameraları, alışveriş çılgınlığı, “kalite” kelimesiyle ambalajlanan steril mekânları, hatta sağlıklı bedenler, uyuşturucu ve şiddetle beslenen seks törenleri eşliğindeki “yeni kapitalist cennet”in resmini çiziyordu. Süper kentin, süper elitleri, “cennet insanları” için şiddet meşruydu. Hatta “faili meçhul cinayetler, ölesiye dövülen fahişeler, fuhuşa zorlanan çocuklar bu insanları yaşama bağlayan tek “bağ” olmuştu.”

Yasak Bölge’de “benim komşularımın” nasıl birer caniye dönüştüğünü, nasıl kendilerine karşı çıkan “marjinal” site sakinlerine ev hapsi verdiklerini, artık “toplumsal suç”un söz konusu olmadığını (çünkü “benim ahlâkım ve adaletim” öyle demiyor!), suçun “dışarı”ya ait bir şey olduğunu göstermesinin ciddi ciddi üzerinde durulması gerekiyor.

Ayrıca yine Çabuklu’nun yazısında değindiği bu mekânsal ayrışmanın toplumsal ayrışmayı nasıl keskinleştirdiğini, hele bunun tam da neo-liberal/postmodern “ötekine hoşgörü”, “kültürel çeşitlilik”, “farklı olanla bir arada yaşama” lafazanlıklarının sayıklandığı bir döneme denk gelmesini de hesaba katmalıyız.

Yorum yapın