abonelik: yazılar | yorumlar

Sardunya festival macerasına devam ediyor “Geleceğin Sineması” Sinema-TV öğrencilerini desteklemeye devam ediyor

Masumiyet Müzesi’ne giriş ücretsiz mi?

2 yorum

Masumiyet Müzesi

Bonnie ve Clyde, akşam yemeğinde buluşurlar.



Bonnie: Sabah yoktun. Endişelendim…

Clyde: Erkenden kalkıp Cağaloğlu’na, İletişim Yayınları’na gittim…

Bonnie: Sebep?

Clyde: Neden olacak, Orhan Pamuk’un son kitabının peşine düştüm. Erken gidersem sıra falan olmaz diye düşündüm.

Bonnie: Sıra var mıydı sanki? Star Wars veya Harry Potter gibi bir fenomen değil ki Pamuk. Evet, çok satıyor olabilir ama gereken ilgiyi gördüğünü sanmıyorum okurlardan.

Clyde: Tabii ki sıra yoktu. İçerisi boş bile sayılırdı. Bir ara paranoyaya kapılıp bütün kitapların satıldığını düşündüm. Neyse ki böyle çıkmadı… Haklısın, Pamuk Star Wars değil ama Olasılıksız’ın veya The Secret’ın yazarı hiç değil. Bunun da en büyük sebebi çok satar olmasına rağmen edebiyatçılığından taviz vermemesi…

Bonnie: İşin ironik tarafı da bu olsa gerek. Neyse iyi ki Orhan Pamuk var da erken kalkmışsın. Söyleyelim de daha sık roman yazsın.

Clyde: Gerçi fantezimin realize olmamasına sevindim. Böylece bir kâbusdan daha kurtulmuş oldum.

Bonnie: De me! Orhan Pamuk’tan önce Zizek’le cebelleştiğin anlaşılıyor. Ne buluyorsun o adamda anlamıyorum. Bazen sadece laf ebeliği yaptığını düşünüyorum. Ondan ziyade onun atıf yaptığı yazarlara bakmak lazım. Karatani gibi, Badiou gibi…

Clyde: Biliyorum ama Zizek’in Lacancı açıdan kadın ve aşk ilişkisini ele alması enteresan geldi bana. Onu okurken ikimizi düşündüm sık sık. Üstelik Orhan Pamuk’un son kitabı da aşk üzerine. Kafa Ayarı’ndan Celil kronik can sıkıntısıyla, Fuat da işleriyle başa çıkabilirse bu konuda güzel yazılar yazabilirler diye düşünüyorum…

Bonnie: Demek sadece Zizek okurken beni düşünüyorsun. Celil Derridacı aşkı tercih eder bence. Kitabı okumadığın zamanlar ben okuyabilirim, değil mi?

Clyde: Hayır, ne demek! Ben o kadar sabahın köründe kalkıp Cağaloğullarına gittim onu almak için. Üstelik başladım ve elimden bırakmayı da düşünmüyorum. Hem sen ayraç kullanmak yerine kaldığın sayfaları büküyorsun, gıcık oluyorum.

Bonnie: Erken kalktığın zamanlar çok sinir bozucu oluyorsun, biliyor musun!

Clyde: Hadi ya?

Bonnie: Evet.

Clyde: Sen yine sesini mi yükseltiyorsun?

Bonnie: Yok, yok.

  1. vildan diyor ki:

    Erkenden kalktım… Uzunca zamandır heyecanla beklediğim Orhan Pamuk’un son kitabı satışa çıkmıştı. Nedense gene aklıma oturduğum şehrin büyük alışveriş merkezindeki o güzelim kitapçının kapatılarak yerine banka açılacağını öğrendiğim günkü duygularım geldi . Nasıl da öfkelenmiş , kitap kolilerine oturup ağlamıştım…Günlerce mutsuz dolaşmış, önüme gelene kitapların yerini paralar alıyor diye anlatmıştım. Umduğum kadar tepki alamamıştım insanlardan da kendimi yapayalnız hissetmiştim… Kitapçılar benim için bir mabet gibidir. Şimdi kimi zaman önünden geçip iç geçirdiğim banka ise başkalarının mabedi olmalı… Asla benim değil…

    Orhan Pamuk’un kitabını yaşadığım kasabadan iki saat uzaklıktaki İstanbul’dan alacağım. Kitapçılar gibi İstanbul da büyük bir kıymet benim için…İstanbul’u ve İstanbul’un gizemli yanlarını bana sevdiren biraz da Orhan Pamuk’tur.

    Orhan Pamuk’un ilk okuduğum kitabı Kara Kitap’tı. Yaşadığım büyük bir üzüntünün akabinde, tesadüfen gitmem gereken Viyana seyahatimde yanıma aldığım bir kitaptı Kara Kitap…Şehrin karanlık ve barok mimarisi ile romanın baş döndürücü, mistik ve uzun cümleleri o dönemdeki depresyonlu ruhuma okadar denk düşmüştü ki Kara Kitap’ta Galip’in peşini bırakmayan gölge sanki benim de peşimdeymiş gibi şehri kaçar adım dolaşmıştım.

    Sonra peş peşe yazarın adında renk olan tüm kitaplarını okumaya devam ettim… Kara Kitap..Benim Adım Kırmızı.. Beyaz Kale.. Kar.. Öteki Renkler … Sonra da diğer kitaplarını… Hepsini çok sevdim. Yazar hakkında konuşulan her türlü olumsuzluk bir kulağımdan girip diğer kulağımdan çıkmıştır… Kitapçılar ve İstanbul gibi Orhan Pamuk da hayatımın en kıymetlileri arasına girmiştir.

    Yazarın uzun zamandır beklediğim Masumiyet Müzesi adlı kitabını beli bir ritüel içinde okumaya karar verdim. Erkenden kalktım… İstanbul’a gittim… Sessizce kitapçıya girdim. Kitapları gördüm…Hayret …Pembe bir kitap kapağı…Kitabı avuçlarımın arasına aldım… Fırından yeni çıkmış ekmek gibi yavaşça kokladım…Kitabı bu alışveriş çılgını insanlar arasında okuyamam… Kasabamdaki büyük çınarların altında,sukünetle okuyacağım…Bugün sadece koklayıp, dokunacağım… İlk sayfasını açtım:
    “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.” diye başlıyor kitap… Kapattım…Memleketim yazarının, anadilimde yazdığı cümleleri, paragrafları,sayfaları, lezzetine vara vara, keyfini çıkara çıkara , kelimelerin ve mekanın armonisinde dans eder gibi okuyacağım…
    “Sevgili Tanrım, coşku beni terk etmesin!”

  2. vildan diyor ki:

    Eğer Fuat Er işleriyle başa çıkabiliyorsa, Masumiyet Müzesi hakkında yazı yazacaktır değil mi?
    Ne yapalım? Okuyuculardan istekler bölümü efendim bu da… Yazısını nasıl sabırsızlıkla bekliyoruz bir bilse!

Yorum yapın