Masumiyet Müzesi’nden çıkarken

Kara Kitap’tan o kadar sevgiyle söz etmeme rağmen, “Masumiyet Müzesi bir Kara Kitap değil”, demeyeceğim. Zira bunun bir yazar için olumlu bir ifadeden ziyade olumsuzluk taşıdığını düşünüyorum: Evet, Masumiyet Müzesi ‘bir’ Kara Kitap değil. Zaten öyle olmamalı da. Pamuk’un diğer kitaplarına nazaran daha rahat ve ‘akıcı’ bir dile sahip olan Masumiyet Müzesi, işçiliği, ayrıntı zenginliği, eski İstanbul’u ve renkli ‘simâları’yla Pamuk okurlarını memnun edecek nitelikte olduğu kadar başka bir kitap olduğu göz önüne alınarak değerlendirilmeli.
YILLAR evvel liseye kadar okuduğum “taşra şehri”nde hevesli ve obur bir kitap okuruyken müdavimi olmaya başladığım kitapçıdan Kara Kitap’ı almıştım. İlk gittiğim dönemlerdeki gibi “yaşım daha küçük olduğu için” istediğim kitaplar yerine (Sartre, Kafka, Freud) bana Şeker Portakalı’nı vermeye çalışmaktan vazgeçmişlerdi ama kitapçının sahibi bıyık altından gülerken düz saçları, kalın çerçeveli gözlüğü, kadife pantalonu ve erkeksi havasıyla ‘solcu’ olduğunu düşündüğüm tezgâhtar kız kitabı kendisinin de anlamadığını söyleyip vermek istememiş, elini ister istemez Şeker Portakalı’na götürmüştü. Ama ben o dönemdeki tüm utangaçlığıma rağmen, her hevesli kitap okuru gibi edebiyat dergilerini, kitap eklerini okumanın verdiği güven ve çokbilmişlikle Kara Kitap’ta ısrar etmiştim.
Israr edip aldıktan sonra, özellikle ortaokul ve lise dönemimin okul dışındaki büyük bir kısmını geçirdiğim odamda (kitap ‘kurdu’nun ini de denilebilir) kitabı okumaya başladığımda afallamış, şaşakalmış, hatta kalakalmıştım. O güne kadar okuduğu kitaplar ve dergilerden edindiği birikimle kendi çapında‘entelektüel’lik taslayan bu satırların yazarı (ki kimi yazarlar eskiden ‘fakir’ diye kendilerinden bahseder, bu ‘fakir’in gözünde mütevazılık kisvesi altında kibir ifade ederlerdi) bir yandan yaşıtları hiç kitap okumaz veya ergenlik dönemine ait kitapları öğretmenlerin ve ailelerinin, çoğunlukla öğretmenlerin gözüne girmek için uyguladıkları baskılarla okur gibi yaparken kendisinin Kara Kitap gibi, daha sonradan öğreneceği şekilde, handiyse Türk edebiyatını sarsmış bir kitabı “elinde bulundurmak”tan (ki birçok insan, özellikle de Orhan Pamuk söz konusu olduğunda sadece bunu yapmakla yetinir!) açık açık haz alıyor ama kitabı doğru düzgün anlayamadığı için de içten içe utanıyordu.

Ancak işin ilginç tarafı o dönemde merak saldığım, çoğu Millî Eğitim Bakanlığı’nca yayınlanmış Doğu Klâsikleri’ni (özellikle Mesnevi ve Mantık-ül Tayr’ı) de kurcalayıp anlamaya çalıştığım için bir süre sonra kitapla aramı eni konu düzeltebildim. Üstelik bu kitabı okumak yavaş yavaş bir zevk vermeye başlıyor, bir yandan da ‘diğerleri’ne (kitapçıdaki ‘tezgâhtar’ kız da dahil) karşı gizlemekten hoşlandığım bir gururu hissettiriyordu.
Dahası, sadece, o dönemde yeni yeni keşfetmeye başladığım Tanpınar, Oğuz Atay değil ben de Doğu-Batı, taşra-şehir, kimlik, taklit, benzerlik meselelerini bu başlıklarla olmasa da en azından sezgi halinde zihnimde döndürmeye başlamıştım.
Kara Kitap’ın postmodern olduğunu söyleseler de asıl kahraman bana göre dilin kendisiydi (“modern edebiyat tümüyle dildir” diyen Todorov’u çok sonra okuyacaktım.) ve kitabın, çetrefil, uzun, labirentsi dili beni eğlendiriyordu. Sadece dil değildi beni eğlendiren, daha sonraki kitapları da dahil olmak üzere, söylenegelenin aksine bana göre Orhan Pamuk kederli, kasvetli bir yazar olduğu kadar epeyce eğlenceli bir hikâye anlatıcısıydı aynı zamanda.
Üstelik, belki Nişantaşı’nda yaşayan biri değildim ama bu ülkede Batılı eğitim almış hemen herkes gibi ben de zaman zaman kendimi hem Doğulu hem Batılı olduğu kadar, Doğuda Batılı, Batıda Doğulu görüyor, Pamuk’un kahramanları gibi kederleniyordum. Aslında bu ikilem bile Pamuk’un ‘oryantalist’ olduğuna dair “kesin hükümler”i tartışmaya açıyor.
Daha sonra diğer kitaplarını okusam da (Cevdet Bey ve Oğulları’nı, Silivri’de, evinde misafir kaldığım aile üyeleri sayfiye yerlerine özgü bir adetle öğlen uykusuna yattığı sırada deniz manzaralı balkonda yalnız kalmanın verdiği zevkle okurdum) zaman zaman Kara Kitap’a, özellikle de Celâl Salik’in tehlikeli olduğu kadar merak uyandırıcı köşe yazılarına geri döner, onları okurken hissettiğim keder bana bir yandan da mutluluk verirdi. Kederle mutluluğun aynı anda hissedildiğini tekrarlayan yazar gibi ben de “taşra şehri”nin yağmurlu günlerinde, gökyüzüyle sokakların grisi birbirine karıştığında kapıldığım sonsuzlukta asılı kalakalmışım duygusunu kederli bir mutluluk veya mutlu bir kederle yaşardım.

Yeni Hayat çıktığında ise kimse bana artık Şeker Portakalı’nı tercih etmem gerektiğini söylemiyordu. Elbette ‘büyümüştüm’ ama daha da önemlisi ‘herkes’ Yeni Hayat’ı ‘alıyor’du. O güne kadar (ve hatta o günden sonra da) doğru düzgün kitap okumamış veya tek okuduğu kitap dönem ödevinde edebiyat hocasının verdiği kitap olagelmiş sınıf arkadaşlarım ellerinde Yeni Hayat’ı sallayarak bana okuyup okumadığımı soruyorlar (ki çoktan okumuştum), bu ise beni bu kez mutlulukla alakası olmayan koyu bir kedere, dahası karanlık bir kızgınlığa sürüklüyordu. Yeni Hayat’ın kahramanının taşraya yaptığı otobüs yolculukları, bayiler, kitaplar, melekler ve grotesk kahramanlarla dolu bu kitap gene uzun ve çetrefil cümleler, labirentsi oyunlarla doluydu elbette ama nedense bir türlü Kara Kitap’ı okuduğum gibi okuyamamıştım onu (belki de onu çok “sevememem” ‘herkes’in elinde görmemden kaynaklanıyordu.)
Masumiyet Müzesi’ni anlatacak yerde Kara Kitap’tan ve Yeni Hayat’tan söz ediyorum zira dikkatli Pamuk okurlarının da fark edeceği üzere yeni kitap bu ikisiyle akrabalıklar taşıyor. Masumiyet Müzesi’nde Kara Kitap’ın ve diğer Pamuk romanlarının kahramanlarına atıf yapılmasından söz etmiyorum. Kitabın dili Kara Kitap kadar dolambaçlı olmasa da sokakları, caddeleri, sinemaları, insanları ve köpekleriyle İstanbul’u anlattığı için böyle bir yakınlık mevcut. Kara Kitap’taki gibi düpedüz kaybolan bir eş olmasa da bu romanda da kahraman gene sevdiğinin peşine düşüyor. Yeni Hayat’la kurduğum bağ ise öncelikle ilk cümleyle ilgili: “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.” Yeni Hayat’ın meşhur ilk cümlesi gibi vurucu bir cümle olması yanında bu kitap da (diğer birçok Pamuk kitabı gibi) değişmek, yolculuk, mutluluk, kendini adamak gibi motifleri işliyor. Pamuk gene romanlarında söz etmekten hoşlandığı nesneleri bu kez doğrudan okurun önüne çıkarıyor.
Aslında sadece kendi kitaplarıyla değil gene Tanpınar’la, Atay’la, hatta Peyami Safa’yla da yakınlıkları var kitabın. Özellikle Nişantaşı-Çukurcuma ‘hattı’ bana Safa’nın belki de en zayıf romanı olan Fatih-Harbiye’yi hatırlattı. Ancak burada Safa’nınkinden farklı bir ikilik var: Fatih ve Harbiye eni konu birbirine yabancıyken Pamuk, Çukurcuma’yı seçerek Batılı hayatla Doğulu hayatın gitgide artan yakınlaşmasını ima ediyor gibi. Ayrıca romanda bu kez kahraman Yeni Hayat’taki gibi taşraya değil ama Batılı İstanbul’un ‘taşra’sına seyahat ediyor.

Pamuk’un kahramanının Nişantaşı’ndaki günleriyle Çukurcuma’da yaşadıklarını karşılaştıracak dikkatli bir okur, kahramanın bir yandan Doğudayken Batılı, Batıdayken Doğulu hissettiğini görebileceği gibi, gitgide Çukurcuma’daki hayatı daha da sevdiğini, Nişantaşı’ndaki hayatına tercih ettiğini ve buradaki hayatı “hakikilik” ile ifade ettiğini fark edecektir. Bu yaklaşım da ‘oryantalistlik’ suçlamalarını gene sorunlu hale getiriyor. Aslında Kara Kitap’a ve Masumiyet Müzesi’ne baktığımızda Pamuk’un kahramanlarının ne kadar ‘Batılı’ olsalar da (tıpkı Batılı eğitim görmüş birçok insan gibi) muhafazakârlıktan kurtulamadığını, hatta bundan hoşlandığını bile söyleyebiliriz.
Kara Kitap’ta dilin ve İstanbul’un yoğunluğundan üstü bir nebze örtülü kalan aşk mevzuu bu kez doğrudan dile getiriliyor. Pamuk bugüne kadar hiçbir kitabında olmadığı gibi aşktan, duygusal ve fiziksel yakınlaşmalardan söz ediyor. Doğu-Batı, mutluluk, sahicilik gibi temel motiflerini bu kez kederli olduğu kadar mutluluk ve iyimserlikle dolu bir aşk hikâyesi çerçevesinde anlatıyor. Ta en baştan beri eğlenceli bulduğum Pamuk en kederli, aşk sancısı dolu bölümlerde bile neşe, coşku ve sevgiden uzak kalmıyor. Dolayısıyla anlattığı aşk, insanlar ve İstanbul gibi konular kadar bu iyimser tutumuyla da yazar, ‘sonradan’ yapılan değil ama çoğumuzun, ne kadar Batılı olduğumuzu sansak da seyretmekten zevk aldığı ‘eski’ Türk melodramlarını (özellikle de siyah beyaz olanları) selamlıyor. Hatırlatıyor demek yerine selamlıyor ifadesini kullandım zira Pamuk’un bunu bilerek yaptığını düşünüyorum.
Kara Kitap’tan o kadar sevgiyle söz etmeme rağmen, “Masumiyet Müzesi bir Kara Kitap değil”, demeyeceğim. Zira bunun bir yazar için olumlu bir ifadeden ziyade olumsuzluk taşıdığını düşünüyorum: Evet, Masumiyet Müzesi ‘bir’ Kara Kitap değil. Zaten öyle olmamalı da. Pamuk’un diğer kitaplarına nazaran daha rahat ve ‘akıcı’ bir dile sahip olan Masumiyet Müzesi, işçiliği, ayrıntı zenginliği, eski İstanbul’u ve renkli ‘simâları’yla Pamuk okurlarını memnun edecek nitelikte olduğu kadar başka bir kitap olduğu göz önüne alınarak değerlendirilmeli.
Hamiş: Dikkatli ve zeki okur benim Pamuk’la ilgili edebi tahlillerden kaçındığımı fark edecek, haklı olarak bunun sebebini soracaktır. Ancak daha dikkatli ve daha zeki okur (ki Masumiyet Müzesi’nde Kemal’in dediği gibi dikkat zekanın bir parçasıdır) yazımda kitaplarla ilgili “sevmek” kelimesini kullandığımı görecek; martı çığlıkları, otobüs homurtuları, tren düdükleri, tek tük geçen insanların şakalaşma sesleri ve yorgun köpek iniltileriyle sessizliği bozulan bu Eylül gecesinde, ne kadar tahlil, eleştiri, yorum yapılırsa yapılsın kitapları “sevdikten” sonra bunların hiçbir öneminin olmadığını iyimserlikle hissettiğimi anlayacaktır.














Kafaayari’nda “Masumiyet Müzesine Giriş Ücretsiz mi?”
başlıklı yazıyı okuduğumda elime gem vuramamış, içimden gelenleri altına yorum yazmıştım.
Sonra da Clyde ve Bonnie’nin konuşmalarından kendimce aldığım tüyoya istinaden keşke Celil Civan
“kronik can sıkıntısı ile” Masumiyet Müzesi hakkındaki düşüncelerini yazsa diyor ve bekliyordum.
Bugun Kafaayarina girdim ki Celil Civan’ın yazısı var.
Heyyy!!!
Üstelik de yazar ” Masumiyet Müzesi’nden çıkarken” başlıklı bu yazıyı gene çok lezzetli bir edebi uslupla yazmış. Harikulade bir yazı. Bayıldım…
Orhan Pamuk’u ve kitaplarını bu kadar iyi yorumlayan çıkmamıştır sanırım. Ancak bu kitabı beğenip beğenmediğinizi pek anlayamadım
Yeni hayatın meşhur ilk cümlesi neydi? Şimdi kitabımı bulmam gerekecek.
Melek… Bu bir şaka olmalı… Orhan Pamuk… Yeni Hayat romanı… Meşhur ilk cümlesi neydi öyle mi?
“Bir kitap okudum,hayatım değişti.” tabi ki…
Siz dikkatli olun ama… Yoksa… “Okursan,eğlenirsin,inanırsan hayatın kayar.” sayfa 29 da denildiği gibi…
Kara Kitap ve digerleri… O “digerleri” de guzel ama Kara Kitap gibi degil… Benim dusuncelerimi birebir aciklamissiniz, inanilmaz iyi yorumlar yapmissiniz!
Bitse de tekrar okusam diye okuyorum bu kitabı… ana konu anlatımının cümle aralarındaki ayrıntılar bazılarını tekrar okumaya zorluyor insanı… çarpıcı benzetmeleri betimlemeleri anlatım yalınlığı ve en önemlisi akıcılığı bi kez daha kendine hayran bıraktı. Kitap boyunca irdelenen gazoz meselesi (sloganı “siz herşeye değersiniz”) kitabın 2. bölümünden sonra yerini taklit bir gazoza bırakıyor. Kendini ve yaşadıklarını film yıldızına benzeten kemal yine 2. bölümde (füsunu bulduktan sonra) halk sinemasında adeta kendini seyrediyor. Babası ile inceden inceye örtüşen benzerlikler kaderlerini de hazırlıyor sanki. -ki inci küpeler füsuna gidiyor- Babası ile nasihat bölümü, sünger benzetmesi, yalnızlığını astronot bir köpek gibi anlatması daha neler..bu arada daha kitabın yarısındayım
okuyun diyorum yaşayın diyorum
Yeni Hayat’ın ilk cümlesi vildan’ın dediği gibi: “Bir kitap okudum,hayatım değişti.” değildir.
Doğrusu: ”Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti” olacaktır.
Ve kitap; “(…) yeni bir hayata geçmeyi, ölmeyi hiç mi hiç istemiyordum.” diye kapanır.
Orhan Pamuk’u çok severim ve biçok romanını da okutum,tıpkı en çok beğendiğim romanı Masumiyet Müzesini olduğu gibi.O kadar beğendim ki romanın en canalıcı noktalarını bize canlı olarak aktaracak,masumiyet müzesini gezmek istedim ve İstanbullu olmamama rağmen sora sora buldum orayı ve gezmek istedim.Ancak hayal kırıklığına uğradım,çünkü inşaat halindeydi.Geçen yıl gittiğimde de öyleydi,bugün gittim yine aynı şekilde duruyor.Fakat Orhan Pamuk romanında gidip görebilirsiniz,ücretsiz ziyaret edebilirsiniz diyordu; hem hayal kırıklığına uğradım hem üzüldüm.Oradaki esnafla konuştuğumda sizin gibi birçok kişi şehir dışından hatta yurtdışından burayı görmeye geliyolar ama hayal kırıklığına uğruyorlar dediler. Umarım birgün gerçekten açılır Masumiyet Müzesi ve Orhan Pamuk sevenleri de okuduğu romanın tadını daha iyi çıkarma şansı bulabilir.
Masumiyet Müzesi 2010 temmuzda açılacak, bilgilerinize…
masumiyet müzesiii………..çok etkilerdi benii…ist a gittiğimde kesinn gideceğimmm…………..