abonelik: yazılar | yorumlar

leader
Sweeney Todd veya “aşk için öldürmeli, aşk o zaman aşk!”

“Hayaletler Sanatı”na sıkı bir selam daha!

0 yorum

sweeney.jpg

Bir varmış, bir yokmuş. Londra’nın kasvetli havasına inat mutlu bir berber yaşarmış. Güzel mi güzel bir karısı, melek gibi bir bebeği varmış. İşinde usta olan bu berberin adı Benjamin Barker’mış. Gün gelmiş, güneşin aydınlattığı bu mutluluğa pis bakışlar musallat olmuş. Bu kirli gözlerin sahibi bir “adalet” dağıtıcısıymış. İsmi Turpin’miş bu kötü yargıcın. Barker’ın güzel mi güzel karısına göz koymuş, bir yolunu bulmuş Barker’ı tâ Avustralya’ya hapse göndermiş. Ama Barker yılmamış, yıllar yıllar sonra hapisten kaçarak Londra’ya geri dönmüş. Bu kez gerçekten karanlıkmış şehir, kirli bir sis içindeymiş. Bizim berber de değişmiş, bu kez siyah saçlarına büyük bir ak düşmüş, yüzü kireç gibi bembeyaz kesilmiş. Kaşları ve bedeni intikam hissiyle çatılmış. İsmini de değiştirmiş, artık onun adı Sweeney Todd’muş.

Tim Burton’un sunduğu çocuk dilini, masal anlatısını meraklısı çok iyi bilir. Onun filmlerine sadece seyirlik için gidenler de elleri boş dönmez. Sinemanın vazgeçemediğimiz rüya, masal, kaçış yönünü bulduğumuz yönetmenlerdendir Burton, belki de birincisi. Ama o çocuk dili, o metafor harmonisi çok büyük laflar da eder. Ustanın son filmi Sweeney Todd: Fleet Sokağının Şeytan Berberi (Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street, 2007) benzer nitelikleri sürdüren bir korku müzikali. Bu haliyle destansı bir niteliği de var. Destansı ve fantastik.

Burton’ın fantastik ve hayaletimsi karakterler ve hikâyeleriyle büyülenen bizler, aslında sadece büyülenmekle kalmayız. Çökmüş gözleri, bembeyaz suratlarıyla yarı ölüler ve hortlaklar bizim vazgeçemediğimiz kahramanlardır çünkü onlar hayata gerçekten, dayatılan çok tırnaklı “gerçek”ten daha yakın dururlar (bkz. Corpse Bride (2005), Beetle Juice (1988), The Nightmare Before Christmas (1993) – burada yapımcı kisvesinde). Hayat, Sweeney Todd ekselanslarının Londra için söylediği gibi, karanlıktır, acımasızdır. Londra özelindeki sis ve kasvet dünyanın kirliliğinin ve köhneliğinin resmidir. Bu bir Matrix kurgusu gibidir, öyleyse Baudrillard’ın buyruğunca hareket etmek gerekir. Saygıdeğer Bay Todd ve Mrs. Lovett da aynen böyle davranır – düşürüldüğümüz serbest piyasa ekonomisi ve vahşi kapitalizm içinde insanlar birbirlerini yer. İşler böyle (iyi) yürür çünkü, Mrs. Lovett’ın etli çörekleri böyle vazgeçilmezlik kazanır. Saçma ama acı kapitalizm maruzluklarını, yani sistemin işleyişinin saçmalığını abartılı başka saçmalarla alabora etmek gerekir. Sweeney’in kanlı, keskin, pırıltılı usturası ve Bayan Lovett’ın insan etinden mamul çörekleri bunun içindir. Dönen çarklardan süzülen estetik kırmızı, bacadan yükselen fena siyah bunun için.

Sweeney Todd

Bir başka yönden, şayet mümkünse, Burton’ın beteralemi fantastiktir, çünkü Lacan’cı anlamıyla fantezi alemi gerçeğe daha yakın kılar bizi. Fantezi, “öznenin ‘gerçeklik hissini’ daim kılan şeydir.” Zizek’in okumasına göre, “fantazmik çerçeve çözündüğü ân, özne bir tür ‘gerçeklik yitimi’ yaşar ve gerçekliği, hiçbir ontolojik dayanağı olmayan ‘gayri-gerçek’ bir kâbuslar evreni olarak algılamaya başlar. Bu kâbuslar evreni ‘tüm saflığıyla fantezi’ değil, tersine, gerçeklik fantezideki dayanağını yitirdiğinde gerçeklikten geriye kalan şeydir.” Benjamin Barker’ın ışıltılı yuvasından, aydınlık yüzünden geriye Sweeney Todd’un soluk suratı, dinmez intikamı ve kapkaranlık Londrası kalır. Burton’ın hep kabusların ve hayaletlerin peşinde olması da bu bağlamda değerlendirilmeli. Şöyle ki, Lacan’ın ‘fantezileri katetme’ tasavvuru gerçekle ilişkimizi çarpıtan fantezileri, önyargıları aşmak gibi düz bir anlama gelmez. Yine sözü Zizek’e, akademinin bir numaralı starına bırakacağız:

‘Fanteziyi katedişimiz’ esnasında, fantazmagorik üretimleri askıya almayı öğrenmiş olmayız – tersine ‘imgelemimizin’ ürünleriyle, hem de her zaman olduğundan çok daha radikalce, tüm tutarsızlıklarını kabullenerek, gerçeklikle ilişkimizi garantileyen o fantazmik çerçeveye dönüştürülüşünün evveliyatındaki biçimiyle, özdeşleşiriz.

Burton’ın sunduğu fanteziler dünyası, aslında gerçeklik hissini duyurmak içindir. Kabuslarıyla, hortlaklarıyla, büyüleriyle ve ürpertileriyle de Burton sineması aynı okumaya tâbidir. Sweeney Todd örneğinde, sanki John Carpenter’ın They Live’de (1988) pek naifçe gerçekleştirdiği fikir daha estetize edilmiş, daha yedirilmiş olarak sunulur. Carpenter’ın katı ve kabusvari “gerçeği” gösteren gözlükleri yoktur burada. Çünkü seyircinin baştan sona gördüğü gerçek bir kabustur. Ne var ki bize sunulurken filme eşlik eden unsurlar, o fantastik/masalsı doku, o müzikal/destansı yapı filmin kendisini bir gözlüğe/bir metafora dönüştürür. Bana göre, Burton’ın vazgeçilmezliğini biraz burada aramak gerekir.

Başlığın ilhamını sona saklamış olduk. Hayaletler sanatı tabiri, Derrida’ya ait. Kendisiyle yapılan bir video kaydında, Derrida’ya hayaletlere inanır mısınız sorusu yöneltilir. Derrida’nın cevabı: “Zaten kendisi bir hayalet olan birine hayalete inanır mısınız diye soruyorsunuz.” Derrida aynı söyleşide, hayaletler sanatının sinema ve psikanalizin alışverişin doğan bir sanat olduğunu da söyler. Peki, hayalet sanatı icracısı Burton’un çizdiği hayaletler Burton’ı çok mu gerçekçi/gerçeğe daha yakın mı kılar? Evet ama hangi gerçek?

Yorum yapın