abonelik: yazılar | yorumlar

Sevgilim İstanbul’a en iyi film ödülü Semranım, pabuç ve Serdar Turgut

Serçelerin Şarkısı adaleti söylüyor

7 yorum

Serçelerin Şarkısı

Enes Özel, Uluslararası Sinema Tarih Buluşması’nın filmlerini incelemeye devam ediyor. Kar’dan sonra sırada İranlı yönetmen Majidi’nin son filmi var: Serçelerin Şarkısı.

gri.jpg

Majid Majidi halktan yana bir yönetmen. Çok iyi bir gözlemci ve kesinlikle kuvvetli bir aidiyet bağı kurmuş halkıyla. Onun filmlerini coğrafyasından ve o coğrafyada yaşayan insanlardan koparmak neredeyse imkânsız. Kime bakıyorsa, kime yönelmişse ona duyduğu sevgi açıkça hissediliyor filmlerinde. Bu nedenle filmleri seyirciye kuvvetli bir sahicilik hissi veriyor. Seyirci hikâyesini anlattığı insanların büsbütün olduğunu, var olduğunu hiç zorluk çekmeden kabul edebiliyor. Hatta bu duygu sayesinde yer yer bir belgesel izliyormuş gibi bile hissedebiliyor. Bu durum yönetmen mizahı kullanırken ve oyuncular abartılı jest ve mimiklerle oynarken bile değişmiyor. Hatta hikâye inandırıcılığını kaybetmeye başlasa bile karakterlerin gerçekliği hikâyeyi ayakta tutmaya yetiyor. Örneğin Majidi’de Reha Erdem’in steril köylülerine rastlamak pek de mümkün değil; çünkü o taşrayı bir fantazya olarak kurmuyor. Onun taşrasında şiirselleştirilmiş ve yönetmenin keyfine göre biçimlendirilmiş duygular yok. Onun taşrasında büyük duyguların insanları yerine sıradan duyguların sıradan insanları var. Belki Türk sinemasında bu açıdan duygudaşı Ahmet Uluçay. Bunun sebebi ikisinin de yaşadığı topraklarla kurdukları sahici bağ, insanlarıyla ve gerçeklikle ilişkileri.

Majid Majidi taşralı sıradan insana yönelmiş bir yönetmen. En son filmi Serçelerin Şarkısı’nda (Avaze gonjeshk-ha, 2008) da Kerim’in gündelik hayatını, geçim derdini, ailesiyle yaşantısını, yani böyle ufak tefek meselelerini anlatıyor. Ama her filminde olduğu gibi bu gündelik olanın altından bambaşka bir kanal açıyor ve gündelik gerçekliğe hep bu derinden derine ilerleyen motifle anlam kazandırıyor. Cennetin Rengi (Rang-e khoda, 1999) filmindeki kör Muhammed, ustası marangozla konuşurken “Allah’ı hissetmekten” bahsediyor. İşte Majid Majidi filmlerinde yüzeyde ilerleyen hikâye ne ve kim üzerine olursa olsun altta bu hikâyenin işaret ettiği konu bu aslında: Allah’ı hissetmek. Majid Majidi sıradan insanların Allah’ı hissetme anlarına, o aydınlanma anlarına bakan bir yönetmen. Kamerası ilahi parıltılarla ışıldayan bu anların peşinde, ilahi olanı gündeliğin içindeki ufak ayrıntılarda buluyor, aşkın olanı orada tecrübe ediyor. Örneğin Baran’da (2001) Latif Allah’ı sevdiği kızda ve sevdiği kızla hissederken, Cennetin Rengi’nde Muhammed parmaklarıyla doğaya dokunarak Allah’ı hissediyor, onunla konuşuyor.

En son filmi Serçelerin Şarkısı’nda ise Kerim Allah’ı kendi iradesini bertaraf eden bir irade olarak ve işleyen bir adalet olarak hissediyor. Filmin hikâyesi aslında Kerim’in ağzından dökülen “bu hiç de adil değil!” cümlesiyle başlıyor. Çiftlikten bir devekuşu kaçmasının ardından sorumlu görülerek işten atıldıktan sonra kuruyor bu cümleyi Kerim. Bundan sonra ise film ilahi adalet teması etrafında şekilleniyor. Küçük hesaplarla ve kaderi karşısında öngörüsüzce hareket eden insanın planlarının Allah tarafından bozuluşuna ve kapanan kapılar ardından açılan yeni kapılara şahit ediliyor izleyici. Hz. Ali’nin dediği gibi Kerim de Allah’ı kendi bir şey isteyip Allah başka bir şey isteyince tanıyor. Mukadderat kendini, insanın ufak planlarını ve küçük hesaplarını bozarak kuruyor. Adalet ise film boyunca kendinden şüphe edilemez bir şekilde tecelli ediyor. Buna karşılık insanın dünyadaki çabası külli iradenin yanında cüzi iradenin konumu da çocukların balık yetiştirebilecekleri bir havuz yapmalarının hikâyesiyle birlikte yüceltiliyor.

Serçelerin Şarkısı

Kerim, Turgut Uyar’ın tabiriyle dürüst ve İslâm kalmaya çabalayan bir adam. Ama her zaman günah ve sevap arasındaki gerilimde kendini bir seçimin önünde buluyor. Majidi’nin buradaki en büyük artısı filminin bu ahlaki doğruculuğunu didaktikleşmeden kotarması. Burada ilk paragrafta söylediğimiz şey önem kazanıyor. Majidi hikâyenin inandırıcılığını yitirmeye başladığı anlarda bile capcanlı karakterleriyle ve müthiş toplumsal gözlemlerle izleyicide gerçeklik duygusunun zedelenmesinin önünü alıyor. Kerim film boyunca o kadar canlı ve o kadar tanıdık geliyor ki onun sıradan hayatının içine yedirilmiş ilahi dokunuşlar asla bir din dersi kıvamına gelmiyor. Tabii burada Kerim’i oynayan aktörün (Mohammad Amir Naji) başarılı performansının da etkisi var muhakkak.

Burada devekuşu yumurtalarından da bahsetmek gerekiyor. Devekuşu çiftlikten kaçtıktan sonra Kerim motoruna atlayıp bozkırda ve tepelerde bir gün boyunca onu arıyor. Bakmadık yer bırakmıyor ama yine de bulamıyor devekuşunu. Sonrasında ise devekuşunun varlığı orada burada karşısına çıkan yumurtalarla Kerim’in hayatının üzerine bir gölge gibi geriliyor. Neredeyse onu izleyen ve onu takip eden bir göz oluyor. Devekuşu yumurtaları da filmin manevi arka planını destekler bir biçimde Allah’ın varlığının tecelli ettiği somut nesneler haline (Kerim’in Allah’ın varlığını hissedebildiği nesneler haline) geliyorlar.

Majidi’nin büyük bir yönetmen olmasını sağlayan başka bir özelliği de çok kuvvetli bir yönetmenlik sezgisine sahip olması. İnanılmaz bir göz ve müthiş bir imgelemle hepsi de başlı başına bir anlam derinliğine sahip sahneler ortaya çıkıyor. Cennetin Çocukları’nda (Bacheha-Ye aseman, 1997) ayaklarını havuza sokmuş çocukların ayakları etrafında gezinen balıklar imgesi gibi kuvvetli bir anlatım gücüne sahip imgelerden Serçelerin Şarkısı’nda da bolca var. Örneğin Kerim’in çorak kararmış bir tarlayı sırtında mavi bir kapı taşıyarak geçtiği sahne var ki sinema tarihine geçecek nitelikte. Özellikle kullanılan fly-cam bu sahnede yaşanan sinemasal deneyimin aşkınlaşmasını sağlayan önemli bir unsur oluyor. İlahi bir bakış gibi Kerim’in üzerinden onu küçücük bırakarak geçen kamera artık gösterdiğinden fazlasına işaret eder hale geliyor. Buna benzer filmin bütünlüğü içinde iğreti durmayan ama artık o bütünlüğü aşarak tek başlarına kuvvetli şiirsel imgeler haline gelen pek çok sahne mevcut bu filmde.

Geri kalan her şeyi boş versek bile (ki hiç de azımsanacak özellikler değiller) bu sahneleri sezmedeki muhteşem yeteneği bile Majidi’yi büyük bir yönetmen yapmaya yetiyor.

  1. binnar diyor ki:

    53 yaşında bir insanım böylesi güzellik görmedim. kutluyorum .. daha nice imzalar atarsınız . dileğimdir

  2. busra diyor ki:

    öyle güzel yorumlamışsınız ki filmi tekrar izleme ihtiyacı hissettim.

  3. mustafa diyor ki:

    gerçekten taktire değer bir yapım izlerken insan kendinden kırıntılar buluyor. batı film sevdalıları filmin özünü görsünler…

  4. aslan yunus diyor ki:

    belki benimde böyle bir aile yapım olduğundandır filmi izlerken hep babam gözlerimin önündeydi gerçekten muazzam bı eser olmuş cocugun babasına portakal suyu alması ve ben sevmıyorum demesi işte olay tam burda emeği geçen herkesın elıne saglık serçelerin şarkısı

  5. irem doğan diyor ki:

    benimde babam aklıma geldi annemle birlikte izledik
    kızın baba pil taktım duyuyorum dedikten sonra babasının duymadığını anlaması
    çocuğun ben sevmiyorum diyip babasına portakal suyu vermesi sonra babasının al demesiyle lıkır lıkır içmesi…
    beni çok duygulandırdı
    emeği geçen herkesin ellerine sağlık,sizleri kutluyorum

  6. mükemmel bir yapıt çıkarmış ortaya yine.Finale doğru kamyonun arkasında söylediği türkü ve filmin sonundaki müzik eşliğinde devekuşunun adeta dans ettiği sahne hafızalardan silinemeyecek kadar güzel

  7. ali diyor ki:

    film gerçekten çok güzel ve duruydu.İbrahim tatlıses şarkıları çalarken ve çoğu kelimeyi anlarken sanki bizim filmlerimizi izliyorum hissiyatına kapıldım ve nedendir bilinmez iran filmlerinde azeri şiirleri ve şarkıları dinleyince bir başka güzel geliyor bana.Yönetmen ise saygı duyulacak bir adam ve konuşmalarında kendisinde olan gizemli ve güçlü sanat ışığını insan gözlerinden anlayabiliyor,herkesin emeğine sağlık

Yorum yapın