abonelik: yazılar | yorumlar

leader
Kolbastı salgını Korku ruhu kemirir: Kederin izleri

Alone: İkiz yalnızlık

0 yorum

Alone (İçimdeki Şeytan, 2007)

Alone sadece iyi bir “film-işlemi” olmakla kalmayıp toplumsal bir rüya-işlemi olmayı da başarıyor. Korku filmleri klişelerinin arkasına gizlenerek Tayland’ın modern süperegosunun bastırmalarından kurtulup modernle gelenekselin ilişkisini dile getirmeye çabalıyor. Dahası modern insana asıl dehşet verenin hayaletler değil Kantçı zaman tasavvuru olduğunu ima ediyor.

gri.jpg

Sinema edebiyattan ziyade rüyalara benzer. Dolayısıyla bir film-çalışmasını Freudiyen bir rüya-çalışması gibi ele almak mümkün. Film çalışması tıpkı rüya düzeneğinde olduğu gibi süperegodan kaçabilmek için yerdeğiştirme ve yoğunlaştırmayla -metonimi ve metaforla- işler. Bastırmaya maruz kalmamak için düşünceler kılık değiştirir, kimi zaman düpedüz bambaşka biçimlere bürünür. Bu ilişkinin en bariz örneğini korku sinemasında görürüz.

Soğuk savaş alegorilerinden şehirli insanın taşraya dönük bilinçdışı kaygılarına, bütün liberal söylemlere rağmen dışarıdan gelen “öteki”ne, “farklı olan”a duyulan korkudan doğayla olan çelişkili ilişkiye kadar korku sineması ikili bir yapı sergiler: Bir yandan bireysel diğer yandan toplumsal bilinçdışının kaygılarını dile getirir. Yukarıdaki temalara baktığımızda korku sinemasının temelde modern insanın dehşetini anlattığı da söylenebilir.

Korku filmleri çoğunlukla bir kâbus havası taşır. Bunda kötü oyunculukların, yapmacık diyalogların ve bolca dehşetin de payı vardır elbette ama iyi bir korku filmi de tıpkı “iyi bir kâbus” gibidir: Dehşete düşürdüğü kadar hatırlanmayı da hak eder.

2007 yapımı olmasına rağmen gösterime yeni giren Alone (Türkçe ismini korkutsanız da söylemem) birkaç açıdan iyi bir korku filmi: Öncelikle uzatmadan, sarkmadan derdini anlatıyor, daha da önemlisi korkutmayı başarıyor… Dahası yönetmenler Banjong Pisanthanakun ve Parkpoom Wongpoom tıpkı Shutter’daki (2004) gibi klişeleri kullanmaktan çekinmek yerine bolca klişeyle mesele konuşulabileceğini kanıtlıyor.

Bütün bir uzakdoğu korku sineması için geçerli midir bilmem ama sözkonusu Tayland olunca gelenekle modernliğin çatışmasından bahsetmemek olmaz. Tayland (Weerasethakul’un filmlerinde gösterdiği gibi mesela) gelenekselle modern hayatın birbirinden apaçık ayrı yaşandığı bir ülke. Böylesi bir ülkenin sinemasında da gelenekle modernin çatışmasını konu edinmek yersiz olmasa gerek. Dolayısıyla bu filmlerde geçmişten bir hayaletin, özellikle de “masum bir genç kız” hayaletinin bugüne geri gelmesi, bugünü tekinsiz kılması şaşırtıcı değil. Colin Davies Haunted Subjects’de (2007) “hayaletler neden geri döner?” sorusunu yapısöküm ve psikanaliz bağlamında anlamaya çalışıyordu. Pisanthanakun ve Wongpoom’un korku klişelerinin altında da benzer bir arayıştan bahsedilebilir.

Geçmişin masum bir genç kız hayaleti olarak ortaya çıkması (yoksa “ifşa olması” mı demeli?) eski güzel günlere, geleneğin saflığına bir atıf olarak görülemez mi? Dahası ne kadar modernliğe bulanmış olursak olalım geçmiş bizi terk etmez. Modern’in “şimdi” ile olan ilişkisine, doğrusu şimdici zaman tasarımına inat geçmişin hayaleti sürekli ortaya çıkarak modern özneyi tedirgin eder. Lacan’ın “hayaletler sembolik düzendeki bir arızadan dolayı geri döner” saptamasını göz önünde bulundurduğumuzda mesele hallolmaktan çok çetrefilleşir: Zira modern bir sembolik düzen üstünü örttüğü geleneksel “gerçek”in sızmasını bir türü bastıramaz. Tayland bağlamında düşündüğümüzde daha da apaçık haldedir bu. Çünkü burada gelenekselle modern olan yan yana yaşar.

Alone (2007)

Kant’ın zaman tasarımının modern insanı belirlediğini söylüyordu Deleuze. Kant’a göre modern zaman tasarımı insandan ayrı ve lineer olarak ilerler. Bu da zaman-mekânda hareket eden öznenin kendine dönük kanaatlerini zedeler. Zira zaman-mekânda her varolduğumuzda bir başkası olarak var oluruz. Deleuze’un Kant’ın zaman tasarımını anlatmak için Rimbaud’nun ünlü sözüne atıf yapması boşuna değildir öyleyse: “Ben bir başkasıdır.”

Özne her var olduğunda kendinden çıkar. Dolayısıyla her seferinde bir başkası olduğu gibi bir başkası olma arzusunu da içinde taşır. (Bir başkasını bize benzemediği, bizden başka, daha güzel, daha renkli bir hayat yaşadığını düşündüğümüz için sevdiğimizi söyleyerek “modern aşk”ın en güzel tanımını da yapan Proust değil midir?)

Kendi olamama ile bir başkası olma arzusunun çetrefil ikiliği Alone’un ikiz temasında yansımasını bulur. Korku sinemasında biri iyi diğeri kötü ikizleri ima eden bu tema aynı zamanda bir başkası olmak isteyen özneye de atıf yapar. Nitekim filmin sonunda ortaya çıkan “gerçek” sadece seyirciyi şaşırtmakla kalmaz sembolik düzeni tehdit eden tekinsiz sızıyı da işaret eder: Bir başkası olma arzusuyla hayaletin (gelenek) geri dönüşü iç içe geçerken film de toplumsal bir boyut kazanır. Bir başka ifadeyle filmin ismine ironik bir ikiz eklenir: Geçmişin hayaletiyle özne çoğaldıkça daha da yalnız kalır.

Alone sadece iyi bir “film-işlemi” olmakla kalmayıp toplumsal bir rüya-işlemi olmayı da başarıyor. Korku filmleri klişelerinin arkasına gizlenerek Tayland’ın modern süperegosunun bastırmalarından kurtulup modernle gelenekselin ilişkisini dile getirmeye çabalıyor. Dahası modern insana asıl dehşet verenin hayaletler değil Kantçı zaman tasavvuru olduğunu ima ediyor.

Yorum yapın