abonelik: yazılar | yorumlar

leader
Alone: İkiz yalnızlık Sevgili Cohen

Korku ruhu kemirir: Kederin izleri

0 yorum

Korku ruhu kemirir

Fassbinder, Korku ruhu kemirir’de göçmen olmanın özgül, tarihsel problemlerine temas ederken kendi dünyasının yörüngesine oturtuyor filmi.  Kendi dünyası; yani ilişkilerin çetrefil, içinden çıkılmaz labirenti.

Rainer Werner Fassbinder’in çok sevdiği temalar var, onlar etrafında dönmek, onları tekrar tekrar deşmek hoşuna gidiyor. Filmlerinde öne doğru iteklediği bir mesele varsa o, ancak kendi asli problemlerine giriş için bir dolayım sağladığı kadarıyla önemli sanki. Korku ruhu kemirir (Angst essen Seele auf, 1974) örneğin. Almanya’da yaşayan Faslı göçmen “Ali”nin hikâyesi vasıtasıyla göçmenlik problemini ele alıyormuş gibi yapan bir film.Hâlbuki Fassbinder, göçmen olmanın özgül, tarihsel problemlerine temas ederken kendi dünyasının yörüngesine oturtuyor filmi.  Kendi dünyası; yani ilişkilerin çetrefil, içinden çıkılmaz labirenti. Çetrefil ve içinden çıkılmaz diyorum çünkü Fassbinder kimseyi toplum ve iktidar tarafından tanımlanmış her hangi bir kimliğe indirgemeyecek kadar keskin bir gözlem gücüne sahip.

Göçmenlik sadece verili kimliklerden biri. Althusser de bu katmanlılıktan haberdardı ama böyle bir tanımlama yeteneğini ve kudretini yalnız devlete ve onun ideolojik aygıtlarına atfederdi. Oysa Fassbinder, her tür ilişki içinde gücü ele geçirenin tanımları kendine göre değiştirdiğinin farkında. Göçmenlik bile teker teker her bireyin içini kendine göre doldurduğu bir kalıp. Göçmen, kimine göre otantik bir hayvan, kimine göre pis bir asalak, kimine göre dindirilemez bir cinsel açlık. Bunlar da sabitlenmiş tanımlar sayılmaz, sürekli çıkar ilişkilerine göre yerlerini birbirlerine bırakabilirler. Belki de işin en korkunç yanı bu oynaklık, zeminin sürekli yeniden yeniden yaratılması.  Bu durumda aşk da iki kişinin ilişkilerini tanımlamak için kullandıkları bir kelime olmaktan öteye gidememekte, dolayısıyla o da farklı durumlarda elbette farklı şekillerde tanımlanabilir. Ingeborg  Bachmann “toplum en kanlı arena” diyor ya, sanki Fassbinder her filmiyle Bachmann’a hak vermekte. O gerçekten de iflah olmaz bir inançsız; insana, sevgiye, karşılıksız iyiliğe inancını yitirmiş bir yönetmen.

Korku ruhu kemirir karşıtlıkların dinamik ilişkisi üzerinde ilerleyen bir film. Alman-Faslı, genç-yaşlı, kuvvetli-zayıf gibi karşıtlıklar Emmi ve Ali arasındaki ilişkinin boyutlarını belirlemekte. Yaşlı olması nedeniyle yalnızlığa terk edilmiş Emmi kendi derdine Ali’nin güçlü ve genç bedeninde deva arıyor. Aynı şekilde göçmen olması sebebiyle toplumun dışına iteklenen Ali de Alman Emmi’yle yalnızlığını ve itilmişliğini aşabileceğini düşünüyor. Onları birleştiren bu zamk çözüldüğü an, birbirlerine muhtaç olan bu insanların mağduriyetleri ortadan kalktığı an ilişkileri de yepyeni bir boyut kazanıyor. Çocukları, arkadaşları, hatta bakkal çıkarları doğrultusunda Emmi’yi kucaklarken, Emmi de bu sayede ele geçirdiği iktidarı Ali’yi sömürmek için kullanmaktan çekinmiyor. Onun gençliğini, kendi yaşlılığını telafi etmek için, onun gücünü apartmandaki itibarını yükseltmek için sömürüyor.

Belki de en korkuncu toplum tarafından yeniden kabullenildiği an, egemen söylemin yarattığı imgeleri Ali karşısında yeniden üretmesi, egemen ideolojinin kendi içinde işlemesine müsaade etmesi. (Oysaki biz onları baş başa bir çift olarak gördüğümüzde saf, karşılıksız bir sevgiyle birbirlerine bağlandıklarını, böylece de ideolojik ön kabulleri alaşağı ettiklerini düşünüyoruz, böyle bir yanılsamaya kapılıyoruz.) İşte burada film politik bir derinlik kazanmakta. Bu tür yoz ilişkilerle örülmüş toplumsal yapının ideolojik bir tarafı var. Sanki Fassbinder’in esas sıkıntısı ideolojiyle koşullanmış insanların erdemsizliği; çünkü onun için kurumsal şiddet ve ilişkilere hâkim olan manevi şiddet arasındaki koşutluk apaçık.

Spinoza, iktidarın gücünü salgıladığı kederle pekiştirdiğini, kuvvetlendirdiğini söyler. Fassbinder de bu kederin izini toplumun kılcal damarlarında sürmekte. Bu filmin açılış cümlesini hatırlamamız yeterli: “Das  Glück ist nicht immer lustig” (Mutluluk her zaman keyifli değildir). Etkiler arasında ruh durumumuz savrulurken, mutluluk içinde çöreklenmiş kederi görmemiz, kendimize karşı uyanık olmadıkça erdemli bir yaşama kavuşmamız mümkün değil. Fassbinder en çok bizi kendimize karşı uyarmakta. Bu bize inandığı anlamına gelmiyor elbette ama sanırım ufak bir ümit de vardır içinde, yoksa kırk küsur film çekme zahmetine girer miydi?

Yorum yapın