“Klişeler olmasa konuyu değiştiremeyecektik”*

Franklyn, son on yıldır benzerlerine sık sık denk geldiğimiz bir film türünün, sevilmesi muhtemel uzantılarından: Çatallana çatallana bir hâl olan, kesişen kaderlerin olabildiğince şaşı bak şaşır bir finalle birbirine iliklendiği, hem izleyicinin hem de yaratıcının hayaletinin karşılıklı zihinsel tatminle salondan ayrıldığı, adı net olarak konmamış bir tür bu.

Hangi sanat dalına ait olursa olsun her eser, az ya da çok, edecek yeni bir kelamı olduğu ve bunu yeni bir biçimde dillendirdiği ve tüm bunlardan dolayı benzersiz olduğu kanaatindedir. Lakin çok azı peşinden koştuğu hedefine ulaşmakta muvaffak olur; çünkü malum kanaat, eserin yaratıcısından filizlenip müthiş bir hızla eserin sağını solunu bir gerçeklik değil de kanaat olarak sarıp sarmalar ve eseri görebilmesi için bakanın öncelikle büyük bir temizliğe girişmesi gerekir… Okumakta olduğunuz yazı için malum kanaatle sarıp sarmalanan eser Franklyn (2008), kanaatin kaynağı ise Gerald McMorrow’dur.
Franklyn, son on yıldır benzerlerine sık sık denk geldiğimiz bir film türünün, sevilmesi muhtemel uzantılarından: Çatallana çatallana bir hal olan ve çatallanırken dallanıp budaklana budaklana kesişen kaderlerin olabildiğince şaşı bak şaşır bir finalle birbirine iliklendiği, hem izleyicinin hem de yaratıcının hayaletinin karşılıklı zihinsel tatminle salondan ayrıldığı, adı net olarak konmamış ama bir gün tanımlandığı takdirde hakkında araştırma yapmak isteyenlere araştırmaları sırasında yardımcı olabilecek bir sürü anahtar kelime sunan bir tür bu. Ve bu adı konmamış yeni türün meraklıları, Samuel Taylor Coleridge’in karşılıklı sorgusuz sualsiz inanç sözleşmesine imzasını hiç düşünmeden bir çırpıda attıktan sonra, “işte bu deha; işte bunu anlıyor ve hayran oluyorum buna. Tam aynı şeyi ben de yüzlerce kere düşünmüştüm! Başka deyişle, bu adam bana kendi zekamı hatırlattı ve bu yüzden ona hayranlık duyuyorum,” diye haykırdıkları için, başarı garanti belgeli bir türün yeni bir üyesiyle karşı karşıyayız dememizde herhangi bir sakınca yok.
Franklyn ciddi ruhsal sorunlarla cebelleşen üç genç karakterin birbirinden çok uzakta başlayan ve filmin bilimkurgu boyutunun müsebbibi, ya da başka bir deyişle Meanwhile şehrinin kurucusu Jonathan Preest’in peşine düşen bir babanın (Bernard Hill / Peter Eser) finalde ‘nihayet’ kesişen hikâyesinden ibaret. Üç gencin inanılmaz derece hafif hikâyelerini izlerken onların depresif ruh hallerine maruz kaldığımız toplam süre filme kesinlikle hiçbir boyuttan katkı sağlamazken, muhtemelen yitik veya silik babalar ve yitip gitmekten kurtaramayacağı oğlunun peşindeki mevcut baba ile bu yan hikâyeler, yönetmenin kişisel ve entelektüel tatmininde belli ki çok önemli bir rol oynamış.

Yaratım sancıları çeken ve bir sanat biçimi olarak intihara inanan Emilia’nın (Eva Green) film içindeki anlamsız ama müstesna final için elzem varoluşu belki de kurgu masasında benim için ufak fakat film için devasa bir intihar olan ‘kesme’, bazen kurgusal varlıklar için de gerçekten sanatsal bir yan taşıdığını bizlere ispatlayabilirdi.
Ne söylesek boş, zira dertler Frankyln’de bitmek bilmiyor ve durmadan çoğalarak devam ediyor. Dan’in (Richard Coyle) derbeder hallerini aşmak için küçükken icat ettiği Sally’nin peşine düştüğü kısımlar görsel olarak ne kadar güzel olurlarsa olsunlar, Richard Coyle’un Control’den (2007) arta kalan donuk bakışlarını anımsatmak dışında hiçbir işe yaramadığını görmezden gelmek, film boyunca bir türlü mümkün olmuyor. Bunlara ayrıca bir de Jonathan Preest’in tek anahtarına sahip olduğu Meanwhile şehrinin yönetmenin kendi görsel takıntılarına (ve bilimkurgu hayranlığına) hitap etmek dışında başka hiçbir işe yaramaması eklenince, Jonathan Preest’in düşlerinde taktığı maskenin Walter Kovacs’ın yüzünden çıkarmadığı maskesini kaşla göz arasında anıştırıyor olması bile hiçbir şeyi telafi edemiyor.
Franklyn iki koldan akan hikâyesiyle öncelikle bu türün ‘farklılık’ iddiası eşiğine ulaşmaya çalışmış. Bunda kendince ve tüketicileri nezdinde başarılı da olmuş. Diğer taraftan da filmin bütünü, iki ayrı telde raks etmekte olan akış şeması nedeniyle her şeyin müthiş bir uçuculukla izleyiciye yansıtıldığı gevşek bir haletiruhiye kazanmış. Film, gevşek haletiruhiyesi ve anlamlandırması güç depresif ve zorlama yan hikâyelerinden aldığı yaraların üzerine sihirbazlara yaraşır bir prestij girişimiyle tuz basmaya çalışmış. Sonuç ise kapanmayan yaradan gelen buram buram klişe kokusu insanda takat bırakmadığı için çok da üzerine düşünmeye değer olamamış.
Çünkü dinmek bilmeyen varoluşsal iç sıkıntılarıyla boğuşan üç gencin hikâyelerinin yegane anlatılma gayesi Gerald McMorrow’un anlatısının anlam ekonomisine katkıda bulunmak yerine Emilia ve Sally sayesinde, Sally’nin varlığının sağlamasını yapması münasebetiyle de Dan’in katkılarıyla, ilginin odaklanacağı bir kadın imgesini filmin sağına soluna serpmek; Jonathan Preest’in nüfusu bir, rakımı bir milyon olan şehri Meanwhile’ın inşa edilme sebebi ise McMorrow’un görsel takıntılarına hizmet etmekten başka hiçbir öneme sahip değil. Hâl böyle olunca Franklyn de, kendi rubik küpüyle uzun süre cebelleştikten sonra altı rengi küpün yüzeyleri arasında eşit biçimde pay etmeyi başaran bir çocuğun, bir işin altından kalkmış, üstelik zeka ile ilintili olduğu kesin olan bir işin altından kalkmış olmanın coşkusuyla çevresindekilere rubik küpünü teşhir etmesinden farksız bir hâl almış.
Ancak bu teşhir arzusu Franklyn’i Nabokovyen bir manada kübist yapmaya bana sorarsanız yetmemiş.
* Osman Konuk, “Söylerken ne yapıyorsun”, Beyaz Savunma, Ocak 2009, Pan Yayıncılık, s.49.














Adını anarken inanın ben de telaşlanırım. Siz de seversiniz bilirim adı Turgut Uyar’dır. Ahmet Terzioğlu nihayet dönmüş ve yazmış ya Kafaayarı’na bir yazı… Ahmet Terzioğlu’nun sevdiği yazar Turgut Uyar’ın 1959 yılında Açık Oturum yayınlarından çıkan Dünyanın En Güzel Arabistanı adlı yapıtının ilk şiirinin, ilk iki dizesini yazsam mı acaba şimdi buraya diye düşünüyorum tüm sevincimle… Yok…. Yanıltmayayım…Uyduruk şimdiki zaman okurunun efsunlu cümlelerde kendisini bulma vaya gösterme uğraşında değilim inanın… O kadar heyecanlandım ki ne şaşkınım. Önce bu yorumumu yollayacağım. Sonra sindire sindire Ahmet Terzioğlu’nun illa ki beni zorlayacak bu güzel yazısını okuyacağım. Şöyle bir baktım yazısına… Yukarıdaki yazısının Franklyn diye başlayan üçüncü paragrafın ilk cümlesi tamıtamına sekiz satır. Biliyorum zorlanacağım. Ben meşakkatli yazıları seven bir okuyucuyum. Hakkını vereceğim. Gerekirse tekrar tekrar keyifle okuyacağım… Teşekkürler!