abonelik: yazılar | yorumlar

Geçmiş bizi özgürleştirir mi?

Ayoade evreni

0 yorum

The Double

The Double her ne kadar tekinsiz bir iktidar evrenini hissettirse de sözkonusu iktidarın varlığı ne o kadar yoğun ne o kadar sert. Ayoade’nin tutturduğu dil kesinlikle Terry Gilliam’a yakın. Eksiği ideolojik bagajında.

İlk filmi Submarine’le (2010) ortaya çıktığında Richard Ayoade haklı olarak Wes Anderson’la (özellikle Rushmore ile) birlikte değerlendirildi. Keyifli bir hipster işi ergenlik filmi olarak okunan Submarine’den sonra gelen The Double (2013) yönetmenin geleceğine dair önemli ve tartışmalı işaretler sunuyor.

Dostoyevski’nin Öteki adlı romanından uyarlanan The Double bir doppelganger anlatısı. 50’lerin gelecek tasavvurundan yola çıkarak oluşturulan bir atmosferde geçen film karanlık ve bürokratik bir distopya.

Ayoade, Jesse Eisenberg ve Mia Wasikowska gibi –kendisiyle tastamam uyumlu- isimlerle çalışarak görece anaakıma yaklaşıyor ve gişede bir adım daha öne çıkmak istiyor. Daha önemli adım seçilen anlatı. Bu kez Ayoade’yi Brazil (1985) ile, tekinsiz bir ikiz temasıyla, intiharla okuma talebiyle karşı karşıyayız.

Düzenin vasat bir çalışanı olan Simon James’in kendisinin tıpatıp aynısıyla karşılaşması başlı başına ürkütücü bir espri. Fiziksel olarak tamamen aynı olan bir gölge, bir öteki ve bu benzerliği kimsenin fark etmemesi içinden çıkılmaz bir Lynch, Kafka, Beckett (Film) evrenine çekiyor filmi. Tıpkı anlatının adsızlığı gibi, Simon James’in doppalganger’ı James Simon’ın ortaya çıkmasıyla sıfırlanması, sistemden silinmesi bir tür suspense oluşturuyor. Simon, Kafka’nın endişe verici ve muammalı özneleri gibi bir adsızlığa ulaşıyor. (Bu konuda, harika bir metin için bkz. Pascal Bonitzer, ‘Bobinler ya da Labirent ve Yüz Sorunu’, Kör Alan ve Dekadrajlar içinde.)

Ama burada duralım. The Double sadece ikiz temasıyla değil, Brazil, 1984 gibi distopya örnekleriyle -ilk bakıştaki- benzerliğiyle de öne çıkıyor. Commodore-64 evreni gibi olsa da teknolojiyle kurulan devletin hakimiyeti ve yüce yönetici Albay’ın -The Colonel- (James Fox) varlığı kendini hissettiriyor. 1984’teki gibi devasa bir göz tarafından takip ediliyorlar mı? Belki. Kişilerin intihara meyilli olup olmadıklarına dair polis tarafından kayıtlar tutulduğunu görüyoruz. Davetlere katılmanın zorunlu olduğu bilgisi de veriliyor. Ama –yanılmıyorsam- hepsi bu kadar.

Aslında Albay kendisinden topyekûn korkulan, şiddetiyle meşhur bir diktatör değil. Aksine filmin kahramanı ona ulaşmak, böylelikle ona ve kendine varlığını hissettirmek, ispatlamak istiyor. Sistemin ağırlığı altında mustarip bir çalışan değil, amirine yaranmak, kendini göstermek isteyen küçük bir bürokratın kaygıları öne çıkıyor. Amir, yüce yöneticiyse bir diktatörden çok bir Baba figürü.

Söylemeye çalıştığım şey şu: The Double her ne kadar tekinsiz bir iktidar evrenini hissettirse de sözkonusu iktidarın varlığı ne o kadar yoğun ne o kadar sert. Ayoade’nin tutturduğu dil kesinlikle Terry Gilliam’a yakın. Eksiği ideolojik bagajında. Ki zaten kendisi de bir umut arayışının olmadığı bu sinik yaklaşıma karşı yöneltilen eleştirilere, filmde psikolojik bir durumu vurgulamak isteğini belirterek cevap veriyor.

Bir parantez: Ayoade’nin Gilliam’a yakınlığının öne çıkması boşuna değil. Ayoade, İngiliz mizahının çağdaş isimlerinden biri aynı zamanda. Örneğin Channel 4’da yayımlanan Big Fat Quiz serisindeki performansını izlemek bu konuda yeterli bir fikir veriyor. Hemen tüm söyleşilerinde de Big Fat Quiz’deki Ayoade’den çok farklı biri çıkmıyor karşımıza, zaptolmaz bir ironi her cümlesine bulaşıyor. Craig Ferguson’un şovunda seyircileri The Double’a çekmek için de küçük bir latife yapıyor Ayoade: ‘Tıpkı Avatar gibi! Kesinlikle kaçırmasınlar.’ Bu mizah filmin her karesine sızıyor.

Gilliam’ın son filmi The Zero Theorem (2013) beklentilerin çok gerisinde kalsa da filme hakim kaygı hâlâ çok şey söylüyordu. Ayoade ise sanki zamanı geçmiş bir paranoyanın üzerinde duruyor. Üstelik ortada ne bir kaygı var ne de bir kurtulma çabası – fakat Ayoade’nin The Double’da sunduğu harikaları es geçmeden: mizah (asansör), Eisenberg, müzik (Andrew Hewitt), görsellik (Erik Wilson).

Yorum yapın